Biliyorsunuz biten yüzyıl içinde en kötü yönetilmiş ülkelerden biri de bizim yere göğe koyamadığımız Türkiye..
Çok kötü yönetilmiş olduğu için, 20. Yüzyıl'ı da yine rezalet bir fiyaskoyla, köküne kadar ıskaladı. Ve "adam başına düşen ulusal gelir birimi" açısından uluslararası sıralamada 93. basamağa düştü. "Yaşam kalitesi" açısından ise, Yunanistan'ın bile 65 basamak altında...
Ya peki, "ulusal gelir dağılımındaki adaletsizlik" açısından nerede?
Tanzania'nın da gerisinde...
Oligarşik bir hapazlamacılığın sonucu olan böylesi bir çöküntü, nasıl bir yöntemle saklandı halk kitlelerinin gözünden?
"Önce vatan..." yahut "kanımın son damlasına kadar..." diye başlayan hamasi demagojilerle...
Amaç neydi?
"Mafya-siyasetçi-bürokrat" örgütlenmesiyle; hem Hazine olanaklarını, hem saman altı bir hapazlamacılığı kullanarak; halk yığınlarının -gerçekçi bir deyimle kul yığınlarının- tepesinde; tıpkı astığı astık, kestiği kestik olan "Sultanlar" gibi yaşamak...
Yönetici egemenler amaçlarına ulaştıkça, yönetilen kullar yine ayvayı yediler; ülke de, bir yüz yılı daha köküne kadar ıskalamış oldu.
Pazartesi günkü Radikal'de, Neşe Düzel'in Cengiz Çandar'la yaptığı bir röportaj vardı...
Yeni Şafak gazetesi; Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Dairesi'nin 1998 Nisan'ında; bazı iş adamlarına, politikacılara, insan hakları derneği yöneticilerine ve köşe yazarlarına "PKK yanlısı" diye iftira atılmasını öneren bir "eylem planı" hazırladığını yayınlamıştı. Bu planı, emekli olduktan sonra Cumhurbaşkanı adayı olmak istediğini açıklayan Org. Çevik Bir de imzalamıştı.. İftira atılması istenen yazarlardan biri de Cengiz Çandar'dı.
Neşe Düzel bu konuda ne düşündüğünü soruyordu Cengiz'e..
Ve bir şey daha soruyordu:
"Can Ataklı geçen yıl Öküz dergisine, o dönemde o yalan iddiaların gazetelerde yayınlanması için gazete yönetimlerine büyük baskılar yapıldığını açıkladı. Kimin baskı yaptığını öğrenebildiniz mi?"
Cengiz Çandar da şu yanıtı veriyordu:
"Bunlar Çevik Bir ve Erol Özkasnak. Biri Genelkurmay İkinci Başkanı, diğeri Genelkurmay Genel Sekreteriydi. Bu iki ismi biliyordum"
Bizim bugünkü militerler de dahil, canım ciğerim dostlarım; böylesi resmi komploların düzenlenebildiği bir ülkede; vazgeçtik yıllar ve yıllar boyu mahkemelerden mahkemelere süründürülmüş bir yazı adamı olarak yaşamayı; sıradan sade bir vatandaş olarak dahi, güvence içinde yaşama olanağınız var mıdır?
Ve bu tür ortaçağ yöntemleriyle, fiyaskolardan fiyaskolara savrulmadan noktalayabilmeniz mümkün müydü 20. Yüzyıl'ı?
Görünen o ki, nasıl yönetilen mesleksiz yığınlarda "kulluk" koşullanması kırılamadıysa; yönetenlerde de "Ben istediğimi ihya, istediğimi imha ederim" anlayışı, yani bir bakıma "kendini padişah gücünde hissetme" koşullanması kırılamadı..
Bunun bir yığın yansıması var günlük dilde de..
"Biz sadece emir kuluyuz efendim"
"Emir, demiri keser"
"Emir, yüksek yerden geldi"
"Siz büyüklerimize sığınıyoruz efendim"
Rahmetli Turan Güneş:
- Bizde, derdi, bir "ileri gelenler" vardır, bir de "ileri gidenler".. Birinciler "makbul"dür, ikinciler de "mekruh"...
Padişahlık devrinde, protokole göre monarjik otoritenin -kademeli olarak- yanına yaklaşabilenler "ileri gelenler"di. Protokolü çiğneyerek ileri gitmeye kalkanlar olursa, onlar da hemen "hizaya" getirilir ve bazen de "ileri gittikleri için" cezalandırılırdı...
Neyse ki Türkiye, yine kendi egemenlerinin bir takım sinsi hesapları ve demagojileriyle, bu kez 21. Yüzyıl'ı da ıskalayamayacak.. Çünkü globalleşme sürecinin saydamlığı geliyor artık Türkiye'ye de...