Sinema sanatçısı Hülya Avşar'la bir profesörün (profesör şimdi adını yazmadığım için bana da kızacak ama önemi yok, ödeşmiş olacağız) sergideki tartışmasının yankıları halâ sürüyor. TV programlarında halâ yer alıyor, onun için ben de bu konuda ne düşündüğümü yazacağım.
Yazacağım, çünkü olayın yorumlarını yine hep erkeklerden dinledik.
Sadece erkek ressamlar Hülya'nın haksız olduğunu söylediler. Sadece onlar "Popüler olana ilgi", "İçerikli sanata hakkı verilmiyor", "Adnan Bey haklı" falan filân dediler. Sadece erkek yazarlar "Güzelliğine birşey demiyoruz ama ikide bir profesörlere zılgıt çekmesine ne demeli" yazdılar ve profesör maaşlarından dem vurdular.
Tartışmalarda Hülya Avşar hep "Güzel kadın" rolündeydi.
Oysa olay bu değil. Hülya Avşar sadece güzel kadın değil. Güzel, akıllı, çalışkan ve üretken bir kadın. Profesör kendi alanında nasıl üretiyorsa, çalışıyorsa Avşar da kendi işini yapıyor. Eşit durumdalar anlayacağınız...
Şimdi gelelim tartışmaya. TV'de izleyenler olayı aynen gördüler; Hülya Avşar gazetecilerle konuşuyor, konuşur a kimse karışamaz. O gazeteciler oraya bizzat serginin sahibi veya sponsor kuruluş tarafından davet ediliyor. Sergiyi de çekebilirler, gelen ünlüleri de..
Şimdi.. Profesör, Avşar'a gösterilen ilgiye bakıyor ve sinirleniyor. Kendisi de ressam ve sergi açtığında kendi sanatının böyle bir ilgi görmeyişinin hırsını, kinini ondan çıkaracak, fırsat bekliyor. Hülya Avşar'ın resim sanatına bir hakareti veya anlamaması filân da söz konusu değil. O sadece bir tablonun renklerinden bahsederek espri yapıyor "Sarı kırmızının önünde resim çektirmem" diye. Her zamanki esprilerinden biri. Profesör beyefendinin beklediği fırsat doğuyor ve saldırıya geçiyor.
Sanat başka, saygısızlık başka!
Eğer bir profesör durup dururken bir sanatçıya ve üstelik bir kadın sanatçıya herkesin içinde "Sen sanattan ne anlarsın" diye hakaret ederse, salondan çıkarılma hakaretine de katlanmak zorundadır. Burada konu sanat, Hülya Avşar, profesör falan değil, düpedüz "saygısızlık"tır ve dünyanın hiçbir ülkesinde de kadına bu kadar saygısızlık yok!
Eşitlik dersiniz, hiç ama hiçbir alanda eşitliği kabul edemezler. Erkek üstün cinstir ve ayrıcalıklıdır. "Hiç değilse saygı" dersiniz, onu da işte profesörümüz gösteriyor. Profesör bunu yaparsa diğerlerini tahmin edin.
Benzer bir tartışma iki milletvekili arasında, Özbekistan'a yapılan resmi gezide yaşandı. Beyler oralarda, yerli yabancı kameraların önünde türban tartışmasına giriştiler, neredeyse birbirlerinin gözünü oyacaklardı. Saygısızlar! Ne kendilerine, ne ülkelerine, ne de bulundukları mevkiye saygıları var.
Dönelim profesörlere.. Açın 22 Ekim Pazar günkü Milliyet'i ve bundan önce Hülya Avşar'a ekonomi toplantısına katıldığı için saldıran Prof. Orhan Kural'ın haline bakın. Ağzı kulaklarında, gözleri fırsatı iyi değerlendirdiği için pırıl pırıl ve fıldır fıldır Hülya Avşar'la elele poz veriyor. Yazı da son kitabının reklâmı. Ders verdiği ünlülere kadar ne ararsanız var. Kavgadan sonra Hülya'nın programına katılıyor ve ne şarkısı kalıyor, ne dansı.. Reklâm için herşey mubah.
Monaco İstanbul Fahri Başkonsolosu Tuna Köprülü'nün girişimiyle organize edilen "Quinteto Pro Arte de Monte Carlo" klâsik müzik topluluğu konseri için THY, sanatçıların yol masraflarını, Çırağan Kempinski Oteli ise konaklamalarını sağlayarak katkıda bulunuyorlar.
Konser öncesi Fransa Büyükelçiliği tarafından bir de kokteyl düzenleniyor.
Bu organizasyona katılarak hem başarılı bir topluluktan güzel bir konser dinlemek hem de Düzce'deki depremzede vatandaşlarımıza yardım etmek isteyenlerin 0216 492 32 32 numaralı telefondan
Ebru Noyan'a başvurmaları gerekiyor.
"Unutmayacağız" dedik, unutmayalım. Haydi!
Bizim anlamadığımız bir nedeni vardı herhalde bu trendin.
Aynen şimdi Küba'da olduğu gibi.
Öğrendiğime göre Küba hastalığı 2 yıl önce ANAP'lı Eyüp Aşık'ın "Türkiye'de puro fabrikası kuralım" demesiyle başlamış. O dönemde epeyce mekik dokumuşlar iki ülke arasında. "Biz tütün üreten ülkeyiz, tütün mü ithal edeceğiz" diye itiraz edenler olmuş ama kulak asan olmamış. Tekel'den Sorumlu Devlet Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen de gittiğine göre bu heves hala sürüyor olmalı.
Şimdi de Küba Dostluk Grubu çıktı başımıza. Hem de 36 kişiyle gidilecek.. İçinde kadın da olmayacak (iyice saçmalamışlar).. Sonra onlardan da 30-40 kişilik bir grubu biz ağırlayacağız.
Neden?
Ülkeler arası iyi ilişkiymiş.
İlişki 36 kişiyle olmazsa sayılmıyor mu? Ayrıca Küba'yla ne ekonomik, ne siyasi bir ilgimiz var, bu ne gayret? Amerika'da Ermeni Soykırım Tasarısı'nda Clinton ortaya çıkmasa az kaldı ihmalden gidiyorduk.
36 kişi Küba'ya gideceklerine üçer beşer kişilik gruplar halinde oturup arşivlerde Ermeni olaylarını okusunlar da ülkelere yayılıp anlatsınlar.
"Paramızı biz veriyoruz" diye de yutturmasınlar.
Öyle bile olsa (ki sanmıyoruz) vakit de nakittir. Küba eğlencesini bırakalım da çalışmaya bakalım!