


Kendimizi kandırmayı seviyoruz
Üzerinden birkaç gün geçtiği için artık yazabilirim diye düşündüm. Üstelik Türk basını ve siyasetçilerinin "kendi kendimizi kandırma" operasyonunu da şimdilik bitirmiş gözüküyor.
Amerikan Temsilciler Meclisi'nin Ermeni soykırım tasarısını gündemden çıkarması bizde bayram havasında kutlandı.
Türkiye'nin gücünün dünyaya gösterildiğini, Amerika'nın gerçeği sonunda gördüğünü yazıp çizdik, ama yetinmedik, Amerikan ordusunun Temsilciler Meclisi'ne "muhtıra" verdiğini, Genelkurmay Başkanı'nın Temsilciler Meclisi'ni dize getirdiğini yazacak kadar gerçeklerin dışına çıkmayı göze aldık, Amerika Başkanı'nın tarihte ilk Temsilciler Meclisi'ni bu kadar sert uyararak Türkiye lehine karar aldırttığı palavrasına inanmak istedik. Bunu hep yapıyoruz, kendi kendimizi kandırıyoruz, sonra da halkı kandırıyoruz, işin kötüsü sonunda buna inanıyoruz.
Ermeni soykırım tasarısının Amerikan Temsilciler Meclisi'nden geri çekilmesi elbette Türkiye'nin de başarısıdır, ama bunu kimse "Türkiye'nin haklı olduğunu kabul ettiler" gibi yutturmaya çalışmasın.
Bu yöntemler eskiden geçerli olabilirdi. Dünyayı bilmeyen milyonlarca kişi "Helal olsun bize" gazına gelebilirdi. Oysa şimdi durum öyle değil. Herkes neyin ne olduğunu biliyor.
En aptal bir göz bile Clinton'ın mektubunu okuduğunda tasarının geri çekilmesini Türkiye'ye hak verdiğinden değil, Amerika'nın güvenlik kaygılarından dolayı istediğini görebilir. Zaten Clinton 24 Nisan Ermeni Günü'nü kabul ettiğini söylüyor, dünyanın bir daha böyle dehşet verici olayla karşılaşmaması temennisinde bulunuyor. Clinton kendi çıkarlarının ne olduğunu hatırlatıyor Temsilciler Meclisi'ne. Genelkurmay Başkanı Henry Shelton'un üzerinde de çok duruldu biliyorsunuz. Herhalde Türkiye'de muhtıralara çok alışık olan ve bunları pek seven kesimler birden Shelton övgüleri düzmeye başladılar. Oysa yine dikkatli gözlerden kaçmıyor ki, General Shelton tıpkı Clinton gibi Amerika'nın çıkarlarından söz ediyor. Üstelik ifade hiç de öyle muhtıra falan gibi değil, ayrıca General bu mektubu belli ki Temsilciler Meclisi'nin sorusu üzerine yazıyor, çünkü "Bana görüşlerimi açıklama fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim" diyor.
Tabii şunu da unutmamak gerek, Amerika'da hiçbir askeri yetkili Başkan'dan ya da bağlı olduğu sivil otoriteden izin almadan açıklama yapamaz.
Sonuç olarak, Ermeni tasarısının geçmemesi çok iyi oldu, ama bunu zafer naraları ile kutlamak ve halkı kandırmaya çalışmak yerine, bu tasarının bir daha önümüze hiç çıkmamasını sağlayacak önlemler almak zorundayız.
Yine uykuya dalmamalı ve bu kez elimizden geleni yapmalıyız.
"Vur vur inlesin, Sümer Oral dinlesin"
Haberi okuyunca çok güldüm. Hani Çevik Kuvvet polisleri gösterici dağıtma eğitimi yapıyorlar ya, bu sırada bir kısım polis gösterici gibi davranıyor, diğerleri de onları dağıtıyor. Bu sahneler gerçek olsun diye, gösterici kılığına giren polisler de gerçek sloganlarla bağırıyor.
Son yapılan bir tatbikatta, gösterici kılığındaki polisler memurları canlandırıyormuş. Gerçeğe uygun olsun deye de "Vur vur inlesin, Sümer Oral dinlesin" diye bağırıyorlarmış.
Tabii polis müdürlerinin dikkatini çekmiş bu slogan, hemen emir gelmiş, "sakın böyle bağırmayın bundan sonra" diye. Belli ki başlarının belaya girmesinden çekinmişler.
Bilinen fıkradır, adam kafayı çekmiş, sonra da içinden nasıl geliyorsa öyle yapmış, basmış küfrü ülkeyi yönetenlere. Polis gelmiş, adamı yakapaça karakola götürmüşler.
Komiser "Sen yöneticilerimize küfretmişsin" demiş.
Sarhoş bir parça ayılmış tabii "Yooo" demiş "Ben bizim yöneticilere küfretmedim ki, Patagonya'nın yöneticilerine küfrettim." Komiser kaldırmış kafasını, öfkeyle bakmış adama "Sus be, biz bilmez miyiz hangi ülkenin yöneticilerine küfredileceğini" demiş.
Televizyoncu dayanışması
Televizyon haberciliğine yeni başladığım için değil, gerçekten yazılması gerektiğini için yazıyorum bu konuyu. Nuriye Akman'ı SABAH'taki röportajlarıyla tanıyorsunuz. Bugüne kadar yüzlerce kişiyle karşılıklı konuştu, pek çok kişinin maskesini düşürdü, bilmediğimiz pek çok konuyu aydınlığa çıkardı.
Nuriye Akman röportaj gazeteciliğinin yanı sıra şimdi de televizyonculuğa soyundu. İki haftadır TRT ekranlarında Nuriye Akman. "İnci Avcısı" adlı bir program yapıyor. Konusu yine röportaj Nuriye Akman'ın, ama biraz farklı. Akman sıkıştırıcı değil de, naif ve entelektüel sorularla çıkıyor konuğunun karşısına. Üstelik konuğunun çok sevdiği ve kullandığı bazı eşyaları da konuşturuyor, onlar için şiirler yazıyor.
İlk programda Reha Muhtar vardı, geçen hafta Doğan Hızlan çıktı izleyicilerin karşısına.
Bugün de Alev Alatlı olacaktı, ama TRT ani bir kararla yayın saatini değiştirmiş. Her hafta Salı geceleri saat 22.00 olarak açıklanan program Çarşamba günleri gece saat 23.30'a alınmış.
Özel kanalları program saatleriyle sık sık oynuyorlar diye eleştiriyoruz, ama TRT'nin bunu yapmaması gerek. Hem izleyiciye, hem programı yapana saygısızlık bu.
Sayımda önemli bir fırsatı kaçırdık
Herkesi evine kapattılar. Dünyanın bize gülmesine aldırmadılar. Herkesi sayıp sayamadıkları da kesin değil gerçi, ama hiç olmazsa işe yaradı mı? Bunu henüz bilmiyoruz. bundan önceki sayımda da "Bu son, en iyi sonuçları alacağız" demişlerdi, becerememişlerdi. Bu kez sağlıklı sonuçlar alınacak mı? İnşallah, hiç olmazsa kaç kişi olduğumuzu söyleseler. Herhangi bir TV kanalına çıkan biri "Bizi şu anda 65 milyon izliyor" diyor ya, sanki herkes o anda onu merak ediyormuş gibi, bari yeni rakamın kaç olacağını bilelim. Herhalde sizlerin de dikkatini çekmiş ve öfkenize neden olmuştur, sayımda sorulan sorular çok garipti. Ne işe yarayacağını bilemiyorum.
Ama öyle sanıyorum ki Türkiye çok önemli ve tarihi bir fırsatı kaçırdı. Bütün ülke halkını evine kapatmışken, Türkiye'nin önünü açabilecek projelere ışık tutacak, inanılmaz bir bilgi bankası kurulabilirdi. Hatta çok tartışılan bazı konulara bile kısacık sorularla açıklık getirilebilirdi, örneğin herkes kendi takımının en çok taraftarı olduğunu söylüyor, bu bile ortaya çıkarılabilirdi. Sakın bunu basit bir konu gibi algılamayın, her Pazartesi günü işyerlerinde bile en çok konuşulan konu bu olduğuna göre yabana atamazsınız.
Ayrıca yine çok tartışılan milliyet, din ve dil konularına da yaklaşılabilirdi. Kimse Türkiye'de kaç Alevi, kaç Kürt var, tam rakamı bilmiyor. Hatta şaşırmayın, Müslüman sayısı bile bilinmiyor, lafa gelince bu ülkenin yüzde 99'u Müslümandır" deyip geçiyoruz.
Dün Kanal-6'da öğle haberlerini verirken araştırmacı Bülent Tanla da telefonla konuk oldu. Tanla da sayım yöntemini eleştirdi ve "Herkesi birbirine benzeyen hale getirme zihniyetinin ürünü" dedi son sayım için.
Tanla büyük bir fırsat kaçtığını vurgulayarak "yakışıksız" sorulara da dikkat çekti. Soru tekniğinin zayıf olduğunu söyleyen Bülent Tanla "Bir evde birden fazla aile reisi olabileceği akla gelmemiş, depremzedelere sorulan sorular üzücüydü, özürlü olanları ise incitici biçimde sorular soruldu" dedi.
Tanla ayrıca sosyal dokuyu ortaya çıkaracak sorulara da yer verilmemesini eleştirdi ve "Örneğin işsizlik soruları soruldu da, evde kaç kişinin çalıştığı sorulmadı" diye konuştu.
Tanla dil, din ve milliyetle ilgili soruların olmamasını da yadırgadığını söyledi, bu kavramların daha önceki sayımlarda sorulduğunu, 1985'ten beri vazgeçildiğini de belirttti.
30 trilyon lira harcandı bu sayım için. 950 bin kişi çalıştı. Bir günlük iş kaybı, Pazar olsa bile, ne kadardır bilemiyorum. Sonuç tatmin edici mi, bilemiyoruz, görünen tatmin edici değil.
Liderler işi şakaya vurdu
Ekranda siyasetçilerimizin sayım hallerini tebessümle izledik. Anlaşıldığı kadarıyla durumun garabetinin onlar da farkındaydı ve rahatsızlık duyuyorlardı. Üstelik iktidar partilerinin liderlerinin işi şakaya vurmaları daha da dikkat çekiciydi. Hepsi bundan sonra bir daha eve kapanarak sayım yapılmayacağını söyledi ama, bu sözleri daha önce de duyduğumuz için inanmakta zorluk çekiyoruz.