TV'deki yarışma programında Kenan Işık, 24 yaşındaki eczacıya sordu:
"BİNALARIN üst katlarından yola doğru uzanan çıkıntıya ne ad verilir?"
SEÇENEKLERİ "avlu, cumba, sofa ve taraça" diye sıraladı. Genç eczacı düşündü taşındı ve dedi ki:
"BEN doğru cevabın avlu olduğunu düşünüyorum. Ama emin değilim. İzleyicilere sormak istiyorum."
YARIŞMACININ "bahçe" anlamına gelen "avlu"yu "binanın üst katındaki çıkıntı"dan ayırt edememesi bir yana; beni asıl üzen "cumba"dan hiç haberdar bulunmaması oldu. Çünkü cumba, İstanbul'a has kent kültürünün çok sevimli ve tipik bir simgesi. O cumba ki, İstanbul'da akıl almaz bir ilgisizlik yüzünden yitip gitmekte olan "mimari kültür mirası"nın en simgesel özelliği. Otopark ve arsa mafyasının hunharca kundaklamalarından, ayyaşların, tinercilerin çıkardığı yangınlardan tesadüfen kurtulabilmiş bir avuç "ahşap eski zaman evi"nin cumbaları, bugün İstanbulluları "kent kültürüne saygı"ya çağıran birer "sessiz çığlık" değil midir?
"CUMBA"nın ne olduğunu bilmek, aynı zamanda "kentlilik bilinci"nin, "kent kültürünü özümsemiş olma"nın, "İstanbulluluk sorumluluğu"nun bir göstergesi. Ama Kenan Işık'ın yarışma programına katılan, üstelik İstanbul'un hala tek tük "cumbalı evler"in bulunduğu geleneksel bir semtinde oturan genç eczacı, "cumba" ile "avlu"yu birbirinden ayıramadı. Oysa İstanbul'un, "kültürel/tarihsel değerleri"ni hovardaca tüketmemek için, "genç/dinamik kültür bilinç ve birikimi"ne o kadar ihtiyacı var ki.