Dünkü yazımda, POAŞ'taki toplu işçi çıkarma olayının, son günlerde işçi ve işveren sendikaları arasında sert tartışmalara yol açan "İş Güvencesi" konusunda son derece tipik bir örnek oluşturduğunu, dolayısıyla tartışmanın bu somut örnek üzerinden yürütülmesinin faydalı olacağını söylemiştim.
Dün Petrol İş Sendikası'nın konuyla ilgili görüşlerini aktardım. Sendika yönetimi yaptığı açıklamalarda, "yeniden yapılanma adı altında" diyerek, işverenin gerekçesini açıkça haksız bulduğunu ifade ediyor. Daha da ileri giderek, (Bakın: Petrol-İş İstanbul Şube Başkanı Nesim Aksakal'ın ve Türk-İş 8. Bölge Temsilcisi Mehmet Kanca'nın dünkü Cumhuriyet'te yer alan açıklamaları) bu toplu çıkarmanın "sendikal örgütlenmeye; işçileri örgütsüzleştirmeye yönelik bir saldırı" olduğunu iddia ediyor.
İşveren temsilcilerini dinlediğimizde ise bambaşka iddialarla karşılaşıyoruz.
POAŞ İnsan Kaynakları Müdürü Levent Şimşek, öncelikle, bu kararın sürpriz bir karar olmadığını, şirketin küçültüleceğini Temmuz ayından itibaren açıkça deklare ettiklerini, durumun işçi sendikasına defalarca anlatıldığını belirttikten sonra küçülme gerekçelerini şöyle anlatıyor:
"Şirketin örgütlenme yapısı tam bir devlet dairesi görünümünde. Müthiş bürokratik bir yapı, 50-60 tane tahakkuk memuru: 50-60 tane evrak kayıt memuru¥ Siz bir yazı yazıyorsunuz, bilmem kaç tane evrak kayıt memurundan geçiyor. Bilgisayar çağında böyle şey olur mu? Bin kişiye öğle yemeği çıkarmak için 40-50 kişi istihdam ediyorsunuz. Oysa bugün artık böyle şey kalmamış. Herkes yemeği dışardan getirtiyor. Bizim bu yapıyla piyasada rekabete girmemiz mümkün değil. Son on yılda Shell ufaldı, Mobil ufaldı. Rakiplerimiz aynı işi 250 kişiyle yaparken bizim 2200 kişiyle yapmamız düşünülemez bile. Deniyor ki, POAŞ halen kâr ediyor. Evet, ama POAŞ'ın pazar payı yüzde 55'lerden yüzde 30'lara gerilemiş. Bundan söz edilmiyor."
İşte bu noktada, benim Sayın Okuyan'ın tasarısına yönettiğim temel eleştiri de doğrulanmış oluyor.
Gördüğünüz gibi, işveren işçi çıkarma kararını tamamen ekonomik gerekçelerle aldığını ifade ederken, işçi sendikası bunu sözde "yeniden yapılanma" adı altında, "sendikalaşmaya karşı saldırı" olarak değerlendiriyor. Söz konusu tasarı yasalaşmış olsa, sendika bu tenkisatı "sendikalaşmaya karşı bir saldırı" olduğu gerekçesiyle yargıya götürecek. POAŞ işvereni de yargı önünde, rekabet koşulları gereği küçülmek zorunda olduğunu ispat etmeye çalışacak.
Peki nasıl bir ispat çabası olacak bu? İşveren, "ben bu işletmeyi 1000 kişiyle yürütürüm" derken; sendika "hayır, bu iş ancak 2200 kişiyle yapılabilir" diye tutturduğunda ne olacak? Bilirkişi, şirketin yapılanma şemasını önüne koyup tek tek fazlalık tespiti mi yapacak? Yoksa, "Her ne kadar pazar payı küçülüyorsa da, şirket henüz zarar etmediğinden, işverenin işçi çıkarması için haklı neden olmadığına" mı hükmedecek?
Teşebbüs özgürlüğü dediğimiz şeyin en temel boyutlarından biri isteyenin istediği alanda iş kurma hakkı ise, onun kadar vazgeçilmez olan bir başka boyutu da, müteşebbisin kendi işletmesini yönetme hakkıdır. Riski alan, koyduğu sermayeyi batırmayı göze alan, rekabet koşullarında o işletmeyi ayakta tutmakla sorumlu olan, kâr da etse zarar de etse çalışanlarına taahhüt ettiği ücretleri ve diğer hakları ödemek zorunda olan müteşebbis ise, istihdam politikasını tayin eden de olmalıdır.
İşverenin, çağdaş yönetim anlayışları gereği çalışanları belli düzeylerde yönetime katma çabaları içine girmesini ya da bu tip kararları karşılıklı müzakereyle ve ikna ederek almasını teşvik etmek başkadır, onun kendi işyerini yönetme hakkını elinden almak başka...
13. maddede, işverenin işçi çıkarmalarda haklı gerekçeye dayandığına dair ispat yükümlülüğü getirilmesi doğrudan yönetim hakkının ihlalidir, bu yüzden yanlıştır. Ve POAŞ olayı bu yanlışı açıkça ortaya çıkaran son örnektir.