Önce Karl Marx'ın o ünlü sözünü tekrarlayalım:
-Tarihde ne olmuşsa, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.
Örneğin 36 Padişah'dan 14'ü devrilmişse; başka türlü olamayacağı için devrilmiştir.
Mesleksiz halk yığınları; ya ırkçı, ya ümmetçi bir hamaset edebiyatıyla tam bir narkoz komasına sokulup, köküne kadar kazıklanmışsa; başka türlü olamayacağı için kazıklanmıştır...
Ve şayet Türkiye, 20. Yüzyıl'ı da acı bir fiyaskoyla ıskalamış ve "adam başına düşen ulusal gelir birimi" açısından, Dünya sıralamasında 93. sıraya; "yaşam kalitesi" açısından da, Yunanistan'ın bile 65 basamak altına düşmüşse; başka türlü olamayacağı için düşmüştür.
Şark toplumları, tarihsel değişimlerin nedenlerini merak etmemişlerdir. Merak etmemişlerdir "taş devri"nden, nasıl olup da "uzay çağı"na gelinebildiğini...
İster adına "Kainat" deyin, ister "Evren", ister "Kozmos"; hatta isterseniz "Tanrı"...
Kimsenin karşı çıkamayacağı öylesine bir enerjidir ki o, "görünümü" sürekli bir değişim içindedir..
Bu değişimi durduramazsınız.
Özellikle "ekonomik ve politik" alanda bu değişimi durdurmak isteyenler olmamış mıdır?
Örneğin aristokrat derebeyleri, krallar, imparatorlar; emekçi sınıflarını sömüren, kapitalizmle özdeşleşmiş burjuva sınıfları?..
Olmaz olur mu; elbet olmuştur... Onlara "statükocu"lar denmiştir.
Ama değişim engellenememiştir. Çünkü Kozmos'un öz niteliğini oluşturan "değişim" engellenemez ve yeryüzündeki "insan" da, onun bir parçasıdır ve o sürekli değişimin içindedir.
Yeryüzüyle üstündeki tüm varlıkların da, "Kozmos"un bir parçası olduğu değerlendirmesi, "monist" bir değerlendirmedir.
İnsanlık tarihinde olup bitenlere, bir de bu pencereden bakılması, Türkiye'de kesinlikle yasaklanmıştır.
Ve "statüko", ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmek istenmiştir...
Neydi bu "statüko"? Hazine arazileriyle, Hazine bankalarının siyasetçi-bürokrat egemenliğinin tasarrufu altında bulunması...
Ve bu egemenliğin, "karma ekonomi" etiketi arkasında, "Devlet eliyle kişi zengin etme" mekanizması olarak kullanılması... Tıpkı padişahlar döneminde olduğu gibi..
Her türlü denetimin dışında, tam bir "talan düzeni" olan bu mekanizmanın eleştirisi; binbir Şark hilesinin giyotiniyle yasaklanıp engellenmişti.
Siyaset kavgaları ise bu mekanizmayı değiştirmek için değil, bu mekanizmayı ele geçirmek için yapılıyor ve zaman zaman halk yığınlarına da, taban fiatları örneği-, bazı ödünler veriliyordu. Bunun da bedeli azgınlaşan enflasyon oluyordu.
O nedenle Türkiye'nin 20. Yüzyıl'ı da, acı bir fiyaskoyla ıskalamış olmasının şaşılacak bir yanı yoktur..
Ne Osmanlı tarihi, "ezilmişlerin, örneğin Aleviler'in" gözlüğüyle incelenebilmiştir; ne Lozan Antlaşması, 1921 Moskova Antlaşması'nın yaratmış olduğu değişik bir perspektivle ele alınabilmiştir.
Durum, "Türk'e Türk propagandası" yapmak ve "önce vatan.." türü, monoton bir hamaset edebiyatına abanmakla idare ediliyordu..
Ne Türkiye'nin; ulusal gelir dağılımı adaletsizliğinde, Tanzanya'nın bile altına düştüğünden kimsenin haberi vardı; ne de silah alımları sıralamasında, -13-17 basamakları arası- ta tepelerde bulunduğundan..
Evrensel bir saydamlaşma ister istemez Türkiye'yi de sarmalamakta... Bir takım rezilliklerin ortaya çıkması doğal, o nedenle...
"Monizm"i yasaklayıp, "talan"ı serbest bıraktığında; çağları acı bir fiyaskoyla ıskalasan bile, evrensel değişimi engelleyemezsin. Ve o değişim, ergeç seni de içine alır sonunda...