İŞ Güvencesi Yasa Tasarısı hakkında yazdığım yazılar üzerine, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi'den bir mektup aldım.
Sayın Çelebi, mektubunda işçi çıkarma konusunda yıllardır sürdürülen kötü niyetli uygulamalardan örnekler vererek, amaçlarının bu uygulamalara set çekmek olduğunu söylüyor. Çelebi'nin uzun uzun anlattığı olaylar, kayıt dışı çalışan milyonların durumu, sendika değiştirme mücadeleleri sırasında yaşanan işçi kıyımları ve bazı işverenlerce işçi maliyetini düşürmek için geliştirilen özel "teknik"ler, çalışma hayatını biraz bilen herkesin zaten malumu. Kimi işverenlerin, işçilerin kıdem tazminatına hak kazanmasına az bir süre kala (diyelim 11. ayın sonunda) çıkış ve yeni giriş yaparak tazminat ödemekten kurtulduğunu, bazılarının da her ay giriş-çıkış yaparak eksik SSK primi ödeme yoluna gittiklerini, yani açıkça kanuna karşı hile yaptıklarını çoğumuz biliyoruz. Bilmekle kalmıyor, bu tür uygulamaların engellenmesi gerektiği konusunda zaten anlaşıyoruz. Ama, kayıt dışı işçi çalıştırmakla, kanuna karşı hile yaparak tazminattan kurtulmakla, sendikalaşma sürecinde işçi çıkarmakla, tartıştığımız konunun bağlantısını kurmakta zorlanıyoruz.
Kayıt dışı çalışma, hileli giriş çıkışlar bugünkü yasalara da aykırıdır ve önlenmesi sıkı bir denetim meselesidir. Sendikalaşma sürecinde iş güvencesinin sağlanması özel hükümlerle sağlanabilir. Ama bütün bunlar için, 13. Madde'ye göre fesihlerde "haklı neden" ve "ispat yükümlülüğü" getirilmesi mi gerekmektedir?
Aslında şu anda önümüzde, iş güvencesi konusunda asıl tartışılması gereken her şeyi özetleyen; bütün fikir ayrılıklarının su yüzüne çıkabileceği somut bir olay duruyor: POAŞ'taki tensikat...
Eğer Sayın Çelebi istiyorsa, hayali örneklerden ya da varsayımlardan hareket etmek yerine bu somut örneği ele alabilir ve "esnek çalışma" ya da "keyfi işten çıkarma" ya da "haksız fesih" ya da "haklı nedene dayanma" ya da "ispat yükümlülüğü" gibi kavramları bu örnek üzerinden tartışabiliriz.
Olayı gazetelerden okumuşsunuzdur. Petrol Ofisi Anonim Şirketi özelleştirildikten sonra, şirketin yeni yönetimi, işletmesini rantabl bir hale getirmek için yeniden yapılanma faaliyetine girişiyor ve halen çalışmakta olan 2200 işçiden 1200'ünü toplu sözleşmede belirtilen yasal haklarını vererek, yani kıdem tazminatını ödeyip ihbar süresini kullandırararak işten çıkarmaya karar veriyor.
Burada tipik bir 13. madde uygulamasıyla karşı karşıyayız. Ne sendikayı dışlama niyeti söz konusu, ne de Sayın Çelebi'nin verdiği örneklerde olduğu gibi, tazminat yakma gayreti...
Peki sendika buna ne tepki veriyor? İş yerini terk etmeme eylemi başlatıyor. Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Öztaşkın, Petrol Ofisi işverenin yeniden yapılanma adı altında, 2200 işçiden 1200'ünü işinden ettiğini ve bunun hiçbir haklı gerekçesi bulunmadığını, çünkü POAŞ'ın kâr eden bir kuruluş olduğunu söylüyor. Böylece, sendika başkanının "haklı gerekçe" meselesini nasıl yorumladığını da öğrenmiş oluyoruz.
Sendikanın kullandığı "yeniden yapılanma adı altında" ifadesinden, aslında bu gerekçeye inanmadığını, yani POAŞ'ta yeniden yapılandırmaya ihtiyaç olmadığını düşündüğünü anlıyoruz. Sendika, bu gerekçeyi geçerli bulmuyor. Dolayısıyla da bu tensikat için hiçbir haklı gerekçe olmadığını düşünüyor. Tabii o zaman, POAŞ'taki olay, rahatlıkla "keyfi işten çıkarmalar" klişesiyle mahkum edilebilecek bir olay oluyor.
Sendikanın açıklamalarından, tek bir haklı gerekçe olabileceğini, onun da işyerinin zarar etmesi olduğunu anlıyoruz. Sendikaya göre, bir kuruluş zarar etmedikçe, hepten batmadıkça, küçülmesi, daha rantbl hale gelmeye çalışması "haklı gerekçe" olmuyor.
Peki POAŞ yöneticileri ne diyor?
Yarın da ona bakacak ve 13. Madde tartışmasını POAŞ özelinde somutlayarak sürdürmeye devam edeceğiz.