


Hamallık yapmak ayıp değil..
Yeter ki namusunla yap, gelen geçen kadınlara laf atma.. Derdim Paris'in orta yerinde hamallık yaparken görünmek değil.. Yarın bir meslek kuruluşuna başkan olmaya kalkarız, "O gazeteci değil hamal" diye itiraz ederler diye korkuyorum..
Defile günü geldi çattı.. O sabah erkenden uyandım.. Daha doğrusu Otel De Louvre'daki Çinli uşağım Wei uyandırdı..
Çinli uşak nereden çıktı, diye soracak olursanız, cevabım hazır.. Orada tedariklendim.. Oteldeki birinci gecemdi.. Canım çay istedi.. Room Servis'i aradım, çayı odama bir Çinli getirdi..
Buruş buruş ihtiyar bir Çinli.. Acıdım, masanın üzerinde bir sürü bozukluk var.. Cekedin cebini manav önlüğünün para cebine çevirmiş.. Hepsini adama verdim..
Bir sevindi, bir sevindi bu kadar olur.. Hani genç olsa, yer jimnastiği hareketlerinden üç seri takla atacak.. Son taklada üçlü burgu yapıp yere öyle konacak..
***
Ertesi gün birinin göğsümü dürtüklemesi ile uyandım.. Baktım geceki Çinli üzerime çökmüş.. Benimkinden berbat bir İngilizce ile "Sana kahvaltı getireyim mi?" diye soruyor..
Böyle bir olayı ilk kez yaşıyorum.. Lüks otellerin standardına uyan bir ev sahipliği nezaketi değil bu.. Bizim Çinli'nin köylü sevecenliği.. Kim bilir nasıl gelmiş taa buralara..
"Getir.." dedim..
Clup Sandviç ile çay istedim.. Getirdi.. Avucuna koyduğum bahşişten çok mutlu oldu.. O andan itibaren de kendini bana hizmete adadı..
Küçük Saray'a gidiş..
Adını sordum, sesinden ve cevabından bir şey anlaşılmıyor.. Kağıda yazdırdım.. "Wei" imiş.. O saatten itibaren de her sabah Wei'nin dürtüklemesi ile uyanıp, kahvaltıyı hazır buluyordum..
Çok işe yaradı.. Otelde bir şey ütületmek için bir gün önceden form doldurup, muamelesini yaptırmak lazım.. Ne ütülenecekse veriyordum Wei'nin eline, yarım saat içinde pırıl pırıl getiriyordu..
Bana resmen Kiziroğlu Mustafa Bey muamelesi yapıyordu ki hayatta kimse bana bu kadar candan hizmet etmedi.. Kader yollarımızı ayırdı ama çok özleyeceğim Wei'yi çoook!
Onu anlatıyordum.. Wei uyandırınca zıplayıp kalktım.. Doğruca Dice Kayek'in atölyesine koşturdum.. Ece, Petit Palais'a yani "Küçük Saray" denilen mekana gitmiş..
Burası bir müze.. Burada defile yapmak da bir iş.. Bizim Millet Meclisi binasında yağlı güreş tertip etmekten daha zor.. Ayşe beni bekliyor.. Atölye'ye İTKİP'in başı Oğuz Satıcı da gelmiş.. O da heyecan içinde.. Öyle ya! Dananın kuyruğu birkaç saate kadar kopacak..
***
Ben defilenin arka planında çalışacağım için kıyafet derdinde değilim.. Altımda kisbete dönmüş bir kot ile üstümde askeriyeden çıkma gibi duran bir ceket var..
Biraz oyalandık.. Kapıdan stilistimiz Claire Dupont'un kendisinden yirmi yaş küçük kocası Nikola girdi.. Bu Nikola bir Paris bitirimi.. Aslen Lübnanlı ve adı Nura..
Bizdeki Nuri'ye denk geliyor.. Fakat kendine Fransız süsü vermek istediğinden Nikola dedirttiriyor.. Bir bacağında kurşun yarası olduğundan aksayarak yürüyor..
Atölyenin ortasında bir sürü kutu var ki bunların tamamı Petit Palais'a taşınacak.. İyi de hamal nerede? Oğuz gitmiş, erkek olarak ortada ben, Nikola bir de Jacquest duruyoruz..
Kutuları önce Nikola yüklendi.. Ardından Jacpuest iki tanesine yapıştı.. Meret kutuların kiminde Coca Cola, kiminde içki, kiminde de kağıt yükü var.. En ağırı da kağıtlısı..
Jacquest erkek.. Daha önceki yazıları okuyanlar hatırlayacak.. Sanki bu doğduğunda kadın kadrosu yokmuş, mecburen erkek kadrosundan dünyaya getirmişler.. O yüzden ruhen ve manen kadın kalmış..
Garibim o güzelim Louis Vuitton çantasını bir kenara bırakmış, kolileri taşımaya çalışıyor.. Yükün ağırlığından vücudu aşağı çökmüş, bacakları pergel gibi bükülmüş..
Koşup kolilerden birini elinden almasam oğlan alttan yırtılacak..
Hamallık ayıp değil ama..
Evet, Jacquest'ın gerisine bir halel gelmesin diye kutuları yükleme işine mecburen giriştik.. Arabayı doldurup yola çıktık.. Boynumuzda saraya girişimizi sağlayacak tanıtma kartları asılı..
Ben yolda kara kara düşünüyorum.. Hamallıktan utandığımdan değil, girdiğimiz şeklin yanlış anlaşılmasından..
Çünkü bu kolileri bir de Petit Palais'ın içinde taşımak var.. İTKİP Türkiye'den gazeteci davet etmiş.. Bir yığın Türk gazeteci de buradan geliyor..
Biz de ha babam "Stilist olduk, modelist olduk, moda bizden sorulur.." diye yazıp duruyoruz.. Maazallah elimizde kolilerle hamallığa soyunduğumuzu bir gören olsa, bizim karizmanın çift cilalı kaportası oracıkta çizilir ki iki kat macunlu boya dahi kurtarmaz..
Anlatabilirsen anlat artık bizim medya leşkerlerine, hamallığın da bir vatan hizmeti olduğunu..
***
Hani oğlan köyden şehre gitmiş, bir banka şubesinde odacılık işi bulmuş.. Memurların verdiği evrağı vezneye götürüyor, müdürün imzaladıklarını memurelere dağıtıyor..
Köye yazdığı ilk mektupta ise işini anlatırken "Bankada çalışıyorum, işim çok önemli, bütün evrak benim elimden geçiyor.." diye böbürlenmiş.. Yük taşırken gazetecilerden birine yakalansak; yazıp durduğumuz "stilistlik işi" de buna dönecek..
Neyse, daldık saraya.. Defilenin nerede yapıldığını kimse bilmiyor.. Nikola bir yöne, Jacquest bir yöne, ben başka bir yöne seyirtiyorum.. Kucağımdaki yük her adımda ağırlaşıyor..
Bir tek Ayşe serbest.. Bari sen bil defilenin yerini kardeşim.. Hayır! O bizden beter.. Aileden kalma ne kadar incik boncuk varsa takıp takıştırmış.. Boynuna da altından bir tabakaya yazılı Ayet-El Kürsi duası asmış..
Ülkesinden kovulmuş hanedana mensup bir prenses edasıyla sağa sola bakınıyor ki kendisini devlet töreni ile istikbal edecek birileri çıkar mı diye..
Sonunda malları yıkacağımız mutfağı kendi gayretimizle bulup, gücümüzün son kırıntısı ile yükümüzü indirdik.. Bereket gazeteci milletinden halimizi gören olmadı..
Yarın: Bizim haftalık tatil kaymışa benziyor, mecburen devam edeceğiz.. Maaşın hakkını vereceğiz..