


Bankaların batmasına neden olanların da sırası gelmeli
Günlerdir pekçok yazar bankaların durup dururken batmadığını, bunun Ankara'daki bazı ilgililer tarafından da önceden bilindiğini yazıyorlar.
Ancak şimdilik konunun bu tarafı çok ilgi çekmiyor anlaşılan, onun yerine özellikle Egebank konusundaki sansasyonel yön ele alınıyor.
Oysa başta Egebank olmak üzere geçen yıl Aralık ayında el konulan 4 banka da zaten Hazine'nin takibindeydi.
Teknik olarak çok bildiğim konu değil, ancak, Bankalar Kanunu'nun 64'üncü maddesi var. Buna göre zora girdiği anlaşılan bankalar devlet denetimine alınıyor. Yönetim Kurulları'na Hazine'nin atadığı isimler giriyor. Bu bankaların yaptıkları herşey denetleniyor ve anında Hazine'ye rapor ediliyor. Yani eğer usulsüz bir işlem yapılıyorsa devletin, Hazine'nin bundan hemen haberi oluyor. Ayrıca bankalar zorda olduklarından devletin atadığı kişiler sürekli raporlar hazırlıyorlar, bununla da kalınmıyor, müfettişler bu sırada bankada çalışarak her türlü yanlışlığı saptıyor ve birer rapor halinde üst makamlara bildiriyor.
Şimdi ortalık toz duman, bu nedenle bu ayrıntılara bakılmıyor. Ancak duyduğumuz bazı dedikodular var, deniyor ki; Egebank'ın da diğer bankaların da içinde bulunduğu durum, yani bugün ortaya çıkarılanlar, çok daha önce raporlar halinde ilgili birimlere ulaştırıldı, ama kimsenin kılı kıpırdamadı. Bu ne kadar doğru? Benim anladığım kadarıyla doğru tarafları ağır basıyor. Nitekim dünkü Yeni Binyıl Gazetesi'nin manşetinde buna ilişkin bir haber vardı. Üç Hazine denetçisi daha önce verilen raporları unutmamışlar ve Egebank'a el konulduğu sırada yapılması planlanan bir soygunu önlemişler.
Yani diyeceğim, galiba herkesin herşeyden haberi varmış. Şimdi sıra bunların ortaya çıkmasında. Saklanacak bir şey yok zaten, yeter ki, siyasi irade bunun ortaya çıkmasına zemin hazırlasın, ucunun kime gideceğine bakmadan olayı açıklığa kavuştursun. O zaman belki öğreneceğiz başka nelerin olduğunu.
Allah bizi yabancıların yanında çalışan Türkler'den korusun
Avrupa Birliği'ne girmek istiyoruz ama Avrupa ülkelerine giderken yaşadığımız vize ayıbından henüz kurtulamadık. Hangi ülkeye gideceksek gidelim vize engelini de aşmak zorundayız.
Üstelik vize almak da öyle kolay değil. Avrupa ülkeleri ve Amerika tabii vize isteyenlerden binbir çeşit belge, bilgi istiyor.
Yok tapu vereceksiniz, yok maaşınız ya da gelirinizin ne olduğunu bildireceksiniz, banka hesap numaralarınızı söyleyeceksiniz. İnsanı bezdiriyorlar açıkçası.
Ancak bütün bunları yerine getirdikten sonra bir de hakarete uğrayanlar yok mu, işte o insanı çileden çıkarıyor.
Ama bundan da daha önemlisi, insanın asıl kanına dokunan, asıl rencide eden, kahreden de ne biliyor musunuz; vize veren ülkelerde bu aşağılık davranışı orada çalışan Türkler'in yapması. Nedense yabancı elçiliklerde çalışan Türk personelin bazısı kendi milletine karşı acımasız bir terbiyesizlik içinde.
Bakın size İngiltere Konsolosluğu'nda geçen hafta yaşanan bir olayı anlatmak istiyorum. Bu olayda konsolosluk vize rezervasyon bölümünde çalışan bir Türk'ün, bir Türk'e karşı çirkin davranışı ile olayı öğrenen İngiliz Konsolos Peter Hunt'un zarafetini görmenizi diliyorum.
İsmi bende saklı olan ve bugüne kadar defalarca İngiltere'ye gitmiş bir doktor hanım, oradaki İngiliz arkadaşlarından aldığı davet üzerine 29 Ekim'de Londra'ya gitmek üzere vize için İngiliz Konsolosluğu'na başvuruyor.
Konsolosluğun istediği tüm belgeleri tamamlıyor. Tapu, banka hesap cüzdanları, aylık gelir, sahip olduğu mallar, hepsi işte. Birkaç gün sonra konsolosluktan bir kişi arıyor ve "Belgeleriniz incelendi, ancak vize vermeden önce sizinle bir mülakat yapmak istiyorlar" diyor. Doktor hanım buna çok şaşırıyor, bugüne kadar defalarca gittiği İngiltere'den hiç böyle bir şey istenmemiş çünkü.
Görevliye böyle bir ihtiyacın neden duyulmuş olabileceğini soruyor, o da "Bilmiyorum, belki gideceğiniz adresle ilgili bir konu vardır, ben sizi rezervasyona bağlayayım; onlardan gün alın" diyor.
Rezervasyon görevlisi olarak telefonu bir Türk kadın açıyor. Doktor hanım hangi gün gelmesi gerektiğini soruyor, Türk görevlisi çok sert biçimde "6 Kasım'da gel" diyor. Doktor hanım şaşırıyor ve "Aman nasıl olur, ben 29 Ekim'de davet aldım, biletleri bile buna göre, 6 Kasım çok geç değil mi?" diyor.
Türk kadın görevli bu kez daha da sertleşerek "Bana ne kardeşim, 6 Kasım'da gel dedik işte, bana ne senin tatilinden, 6 Kasım'dan sonra gidersin" diyerek telefonu çat kapatıyor.
Doktor hanım durumu bize bildirdi. Ben de Cengiz Çandar'dan, yakından tanıdığı Konsolos Peter Hunt'ı aramasını rica ettim. O da aradı ve olayı anlattı. Peter Hunt "Olayı araştırıp size haber vereceğim" dedi.
Bay Hunt ertesi gün doktor hanımı evinden aramış, inceleme yaptırdığını söyledikten sonra çirkin davranış için özür dilemiş, pasaportu derhal kendisine göndermesini istemiş. Doktor hanım hemen o gün konsolosluğa gidip pasaportunu bırakmış, iki saat sonra da gerekli vize verilmiş olarak pasaportu almış.
İşte biri Türk diğeri İngiliz iki kişinin davranış biçimi. Bizim kendimizden olan bize düşman. Ne kötü..
Ölümün nesi Pazar Keyfi?
Televizyoncu arkadaşlar bazen ipin ucunu iyice kaçırıyor. Anladığım kadarıyla bunun farkına da varmadıkları için kimbilir ne kadar onur kırıcı oluyorlar.
Önceki gece, Pazar gecesi Show TV'de "Pazar Keyfi" adlı bir program yayınlanıyor. Bu program Televole'yi andıran bir program. Anlaşılan Televole yetmediği için böyle bir programa daha gereksinim duymuşlar.
Program adından da anlaşılacağı gibi magazin dünyasını yansıtan, hafif, kimi komik ve sansasyona dayalı haberlerden oluşuyor. Birden ekrana Oya Başar geliyor. Oya Başar çok sevdiği babasını kaybetmiş. Acısını gizleyemiyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor.
Ve ekranın üzerinde kocaman yazan "Pazar Keyfi" yazısı altında sunucunun çığlık çığlığa sesinden Levent Kırca ile Oya Başar'ın yanyana gelmedikleri haykırılıyor.
Kameraman ölümü, çekilen acıyı, gözyaşlarını hiçe sayıyor ve ünlü ikiliyi yanyana getirmek için çabalıyor. Bir ara Levent Kırca da buna çok tepki gösteriyor. "Yapmayın Allahaşkına" diyor. Tabii Levent Kırca büyük sanatçı eşinin, eski tabii, çektiği acıya rağmen gazetecilere açıklama yapma gereği duyuyor ve günlerdir Oya Başar'ın yanından ayrılmadığını anlatıyor, cenazede yan yana görüntülemek için bunca çaba harcanmasının anlamsızlığını anlatıyor.
İnsanların bu kadar acılı günlerinde onları böylesine taciz etmeye ne hakkımız var acaba? Ayrıca ölüm gibi yaşanılanların en kötüsü bir olayı "Pazar Keyfi" başlığı altında sunmak bırakın o sanatçılara, milyonlarca izleyiciye haksızlık ve saygısızlık değil mi?
Herhalde "İşin suyunu kaçırıyoruz bazen" derken haksız değilim.
Fenerbahçe hiç de kötü gitmiyor
Galatasaray kompleksine kapılmayın
Fenerbahçe kötü gitmiyor. Aksayan yönler var, ama bunlar gün geçtikçe telafi ediliyor. Takımın yeni oyuncuları çok kıvrak, yetenekli, bir o kadar da narin. Belki eksik bu noktada. Takımda bacağının yeniden kırılmasından korkan Uche dışında sert, hırslı futbolcu yok. Bütün futbolcular son derece teknik oynuyor. Bu nedenle çok sert müdahaleler futbolcuları ürkütüyor.
Ama sonuçta görüyoruz ki Fenerbahçe sahadan galip ayrılmayı beceriyor. Şimdi Fenerbahçe'den umudu kesmiş görünmeyi marifet zannedenler 1-0'lık sonuçlara dudak büküyor. Özellikle Galatasaray'ın farklı galibiyetleri karşısında "Bu yıl da bir şey olmayacak" vehmine kapılıyor.
Bunun hiç önemi yok. Ligin sonu geldiğinde kimse 1-0'la biten maçları hatırlamayacak, bakılacak tek şey puan cetveli. Her maç üç puanı aldıktan sonra kaç golle olursa olsun.
Bu arada Baliç'in derhal toparlanması ve moral kazanması gerek. Rize maçında daha hırslı gördüm Baliç'i, ama bu kez de Kürşat hiç oynatmadı, bu kadar faullü oynamak hiçbir profesyonel futbolcuya yakışmıyor. Baliç bir gol atabilse açılacak sanki, atamadıkça üzerine kabus çöküyor.
* Demirel'e hafıza ödülü verilmesi bir komiklik mi?
* Yoksa biz hafızamızı mı yitiriyoruz?
* Hafızayı beşer nisyan ile malüldür lafı yoksa çok mu doğru?
* Demirel Yahya Demirel'i hatırlıyor mu?
*Murat Demirel'i de ilerde hatırlayacak mı?
* Biz bazı kişileri hafızamızdan ne zaman çıkaracağız?
Çifte standarda küçük bir örnek
Fıkranın herhangi bir amacı yok, ama isteyen istediğine yakıştırır. Adam manava gelmiş, tezgaha bakan çırağa "yarım karpuz istediğini" söylemiş. Manav çırağı arkada duran manavın yanına gidip "Abi hıyarın biri yarım karpuz istiyor ne yapayım?" diye sormuş. O an bir bakmış ki yarım karpuz isteyen adam tam arkasında duruyor. Hiç istifini bozmadan devam etmiş "Bu beyefendi de diğer yarısını istiyor."