kapat

15.10.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Elma
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Telsim
İLKER SARIER(isarier@sabah.com.tr )


Türkiye'nin yüreği

Yüzlerce Nazi filmi izledik, sayısız Nazi romanı okuduk.

İnsanın insana zulmünü gördük.

İnsanın insana neler yapabileceğine tanık olduk.

Beni en fazla etkileyen ve aklımdan hiç çıkmayan tablo, kamplarda binlerce kadın ve çocuk inanılmaz işkence ve acıların altında inim inim inlerken, Nazi subaylarının "rahatlığı" olmuştur.

Bir ideolojinin ya da kişisel bir "bağımlılığın" insanı na kadar katı yapabileceğini...

Veyahut da, psikolojik bir rahatsızlığın bireyin davranışlarını duygularından ne kadar uzaklaştırabileceğini, teorik olarak bilmek ve kabul etmek mümkünse de...

Pratikte, bir insanın duygulardan bu kadar arınmış, bu kadar acımasız ve merhametsiz olabileceğini kabul etmek o kadar kolay değil...

Duyarsızlığa ilişkin olarak, insanlık tarihinin belki de en çarpıcı örneği olması bakımından Nazi merhametsizliğini örnek veriyoruz.

Ve herhalde o yüzden her aklımıza geldiğinde, yine benliğimizin en derin köşelerine kadar ürperiyoruz.

Halbuki, buna benzer duyarsızlıkların hiç de yabancısı değiliz.

Hayatın günlük akışı içinde...

Çeşitli sebeplerle, tutkular, ihtiraslar, yalnızlıklar ve öfkeler yüzünden kalplerimizi bu kadar kilitlememiş olsaydık, her adımda yüreklerimizin sesine kulak verebilseydik, yaşadığımız dünyayı herhalde çok daha çekimli ve yaşanır kılabilirdik.

Beynimin içinde yüzlerce cümle birbirine çarparak yankılanıyor.

Yüzlerce değerlendirme, olgu ve süreç birbirine sarmalanıp, ayrılıyor...

Acaba bunların kaçta kaçı, yüreklerin vuruntusunu da yansıtmaktadır, diye soruyorum kendime...

Ya da kaçta kaçı, dünyayı yüreğiyle de gözleyip izleyen bir bilgeliğin, sevgi ve merhamet dolu birikimlerinden süzülüp gelmektedir?

Herhangi bir olay karşısında, "Ama benim mantığım böyle söylüyor" diyebilirsiniz.

Çok yaygın olduğu üzere, "Peki ama haksız mıyım" diye de düşünebilirsiniz.

Acaba, mantığın da bir yüreği yok mudur?

Veya yüreğin de bir mantığı yok mu?

Var...Ya da olmalı...Veya bana öyle geliyor...

Belki de mantığın yüreği yoktur.

Fakat yoksa, bizleri sadece mantık mı yönetmelidir?

Bizleri sadece mantığın yönetmesi mantıklı mıdır?

Eğer mantık tarafından yönetilmekte karar kılmışsak, yürekleri baştan rafa kaldırmış sayılmaz mıyız?

İşte benim zavallı yüreğim de buna sıkışıyor, bu sebeple örseleniyor.

Yüreklerimizi nasıl bu kadar rafa kaldırmış olabiliriz?

Vicdanlarımız, neden ve niçin metruk enkazlar gibi bir kenarda öylece dursun ve hiç kullanılmasın?

O vakit, herhangi bir olay karşısında vicdanımızla başbaşa kaldığımızda, nasıl hesaplaşacağız?

Kendisinden sağlam adalet beklediğimiz bir ağır ceza hakimi bile vicdanına danışmadan karar vermezken...

Bizler, günlük yaşamlarımızı nasıl vicdanı tatile çıkartarak sürdürebiliriz?

Yüreğimle de düşündüğüm zaman, aynı kanaate varıyorum.

Bir toplum, kendisini giderek daha katı bir kararla duyguların hiç uğramadığı bir limanda demirliyorsa, o toplumun akıl ve vicdan selametinden de aynı katılıkta uzaklaşmış olacağını düşünüyorum.

Çünkü "salt" mantık, olsa olsa bir bilgisayar mantığı olacaktır.

Sadece matematik işlemler yapabilen...

Oysa insan bilgisayar değildir.

Ve insanı bilgisayardan temelde ayıran faktör, yüreği ve vicdanıdır.

Yüreğini kaybetmiş insanların, uğraştıkları hiçbir alanda insanoğluna yaraşır bir duruşta bulunabileceklerini beklemiyorum.

Düşünmüyorum, inanmıyorum da...

Düne kadar bir tesadüf eseri "doğru gibi" görünen bir noktada varsayılsa da, "yüreğini kaybetmiş" bir insanın bugün veya yarın "korkunç bir noktayı" tercih edebileceğini biliyorum.

Aslında öyle inanıyorum ki, Türkiye yüreğini arıyor.

Çünkü, sürekli olarak değerlerden söz edenler...

Kendilerinden başka herkesin kirlenmiş olduğunu zannedenler...

Aslında son derece "basit" bir "iş" olan "temiz kalmayı" büyük bir hüner zannedenler...

Bütün bir ömürlerini topluma "nefret yaymaya" adayanlar...

Türkiye'nin "yüreğini" temsil etmiyorlar...

Türkiye'nin yüreği, halkın göğüs kafesinde her zamanki sıcaklığıyla atıp duruyor...

O büyük yürekle en küçük bir bağı olmayan "psikolojik nazi"ler, nasıl Türkiye'nin yüreğini temsil edebilirler?

İçim işte en çok buna acıyor!

"Psikolojik nazi"lerin toplumda galebe çalmasına...

Evlatlarını bile sevmeyen sahte toplumseverlerin iğrenç defilesine üzülüyorum.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır