kapat

15.10.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Elma
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Telsim
Başka türlü bir "şehvet" ve bir ustayı hatırlamak
İrkıldım... İçinde bulunduğum anı sanki daha önce yaşamıştım. Minicik oğlumun kahverengi paltosu, parkın ciğer donduran buzlu havası... Çevrede koşuşan çocuklar...

Londra'nın Hyde Park'ında oğlumu gezdiriyordum.

Kahverengi, siyah, mavi paltolu çocuklar çığlık çığlığa dalgalanıyor Hyde Park'ın yeşil çimenleri üstünde... Ben bu manzarayı nereden biliyorum?

Birden içim cızz etti.

Hatırlamıştım.

O, ölümüne doğru devamlı buraya bakmıştı. İçinde bulunduğum bu manzaraya... Üstüne bastığım şu çimenlerdeki rengarenk paltolu çocukları seyretmişti.

London Clinic'teki 433 numaralı odasından bakardı. Merylyborne Bulvarı'nın üstündeydi hastane... Hyde Park'a karşı...

Londra'da Hyde Park.

İstanbul'da Park Otel.

Onun yaşamının önemli mekanları.

Hyde Park öldüğü yer.

Park Otel yaşadığı yer.

O, hayran olduğum çok az kişiden biriydi.

Adı: Doğan Nadi idi. Cumhuriyet Gazetesi sahiplerinden, yazar ve centilmen.

"Gazeteci işte böyle olur" diyebildiğim ender kişilerdendi.

Ben, Ekim 1979'da Hyde Park'ta dolandığımda, Doğan beyin ölümünün onuncu yılıydı. 6 Ekim 1969'da yitirmiştik onu... 2000'e göre 31 yıl önce, bu ayda...

PARK OTEL AKŞAMLARI
Park Otel'in ceviz barı, ağır mı ağır. Dirseklerini dayadın mı bara, işte girdin yüksek sohbetin içine...

Doğan Nadi saygıyla dinlenirdi. Sadece yüksek zekaya hitap eden espriler yapardı... Ve ne güzel gülerdi.

Yanına fazla sokulamazdık saygımızdan. Lafa girmek mi? Daha neler. O yüksek gazeteciydi, büyük ağabeydi, bizler A takımına girmeye çalışan jünyor gazeteciler. Egemen Bostancı, Örsan Öymen, Halit Çapın hep Park Otel'deydik... Genç bir gazeteci için Park Otel'de bulunmak bir basamak yüksekte durmaktı.

Kulak kabartır, Doğan Nadi'nin esprilerini duymaya çalışırdık.

Kadehler yoruldukça, o da hüzünlenirdi:

"Ve gönül tanrısına der ki:

-Pervam yok verdiğin elemden,

Her mihnet kabulüm, yeter ki,

Gün eksilmesin penceremden!.

diyerek, gençliğini birlikte geçirdiği Cahit Sıtkı'nın şiiriyle seslenirdi.

Park Otel akşamları, Doğan Nadi'nin ve bizim orada görmeye yetişemediğimiz Yahya Kemal ile mutlaka daha güzeldi.

Park Otel'in pavyonunu da unutamam. Konsolosların, eski İstanbullu gerçek sosyete mensuplarının lokaliydi.

Park Otel ve gazeteciliğin kum fırtınası gibi estiği yıllar. Başbakan Adnan Menderes'in birinci katını kapattığı Park Otel'de haber atlatmanın doyumsuz zevki... Baskı makinesinin başında beklemek... Makineden dökülen sıcacık gazeteler... Kendi haberini yazan gazete kağıdını tutmanın şehveti...

YEŞİLHOROZ'dan EFENDİ'ye...
"Nerede o geçmiş..." desem, kimileri güler geçer.

"Geçmişi özleme ve örnek gösterme güdüsü, krize uyum sağlamanın önemli aracıdır; toplumsal bir yumuşatıcı rolü görür ve güvenin zayıfladığı durumlarda ulusal kimliği güçlendirir."

Park Otel'in barına veya pavyonuna gitmediğim zamanlar Yeşil Horoz'a uğrardım. İsmet Sıral Orkestrası çalardı. Minicik bir lokaldi Beyoğlu Parmakkapı sokağında.

Reşat Kulüp de aynı sokaktaydı. O dar sokağa girerdi kocaman Amerikan otoları. Cadillac'lar, Buick'lar İstanbul sosyetesini taşırdı Reşat'a, Yeşil Horoz'a...

Soyadlarının sonunda "zade"lik taşıyan soylu sosyete.

Taksim'in, Maçka'nın kocaman apartmanlarında oturan sosyete.. Şöyle veya böyle Osmanlı Sarayı'na bağlantılı aileler...

Cinsel özgürlüğün peşinde koşanlar Tünel'deki Efendi'nin müdavimiydi. Fındık Popolu Antonyo'nun gitarını dinleyip kaynatırlardı.

Çocukluğumdan beri, gecesini de gündüzünü de yakından gözlemlediğim İstanbul'un yaşamı 1960'ların sonunda değişiverdi.

Büyük şehir birden ölmüştü.

İstanbul'un ölümü kayıtlara geçemedi. Çünkü büyük kent yaşamı daha kalabalık, daha hızlı sürmekteydi. Kitle üretimi ile tüketimine kurban edilmiş bir kentti İstanbul artık... İstanbul adında bir zombi...

İstanbul, birbiriyle ilişkisiz, çok değişik, çok renkli, çok sayıda biçimin, alt-üst kültürün bir araya geldiği karalama defteri...

TERSİNDEN RÖNESANS
İstanbul'un değişimi, gazeteleri de peşinden sürükledi. Gazeteler büyük çoğunlukla büyük kentlerde okunur.

Toplam Türkiye okurunun yarısı İstanbul'dadır. Büyük kentin alt-üst kültür karmaşası gazeteleri mutlaka değiştirecekti.

Doğan Nadi'nin Cumhuriyet'i cumhuriyetin gazetesiydi. İlk güzellik yarışmasından, edebiyat yarışmasına kadar yeniliklerin öncüsü Cumhuriyet'ti. Cum'u gözükecek şekilde kıvrılıp cebe konurdu ki, bir "okuyan adam rozeti"ydi.

Amma velakin... Gazetecilik anlayışı hızla değişmek zorundaydı. 1945'te gürleyen atom bombası, sonrasındaki yeni dünya düzenini duyuruyordu.

Olmayacak şeyler oluyordu; -Müzik tak tak kafa ütüler mi?-derken Rock'n Roll , -Erkek kırmızı giyer mi?- derken James Dean'ın kırmızı montu, ardından bluejean , -Pantolonu ters mi giydin kardeş?- Ve ve ve televizyon... Dünya amma değişmişti ha!..

Gazetecilik de hızla değişecekti.

Televizyon gazetelerin yerine geçmeye çalışıyordu. Haberleri artık yazı değil, bir "konuşan kafa" anlatıyordu. Hem de göstere göstere... Haberin kanıtı fotoğraf değil miydi? Al sana; hem hareketli, hem sesli... Hatta, haberin arkasına tıngırdayan müzik bile var televizyonda... TV haber spikerleri artistik yeteneği güçlü, yetenekli, cesur ve etkileyici kişilerden seçiliyordu.

Bunlar; TV'nin haberi doğru olduğu halde, izleyicinin habere inancını "ikiye yarıyor"du elbette. Ancak izleyici "Olsun be... TV beleş, tamamına inanmasam bile para ödemiyorum ki..." demekteydi. İzleyici denilen yeni kitle, inanmadığına kendini zorla inandırma çabasına girmişti.

Yeni dünyanın düzeni çok gazeteyi yok etti.

Türkiye henüz televizyonla tanışmamışken, ofset denilen gazete baskı tekniği bastırıverdi.

Biz Günaydın'ı çıkardığımızda, Türk basını bir şoku yaşadı:

Renkli fotoğraflı ilk günlük gazete!..

Yıl 1968.

Dönemin artistleri, renkli fotoğraflarının gazetede yayınlanması için can atardı. Renkli sayfalarda Mine Mutlu ile Türkan Şoray yarışırdı. Her ikisinin renkli fotoğrafları siyah beyaz gazetelere "Siz de renklenmeye mecbursunuz" derdi.

Doğan Nadi'nin gazetesi Cumhuriyet henüz "boyalı basın" yakıştırmasını yaratıyordu ki, üstat vefat etti. "Doğan Nadi'yi kaybettik" başlıkları yayınlanırken basının tümü boyanmaya başlamıştı. Renkli gazeteler dönemine girilmişti.

Haydar Paşa'nın gelini uzun bacaklarını renkli renkli gösterirken sayfalarda, Başbakan Demirel'in kravatının rengini de görüyorduk. Deniz Gezmiş'in yanık tenini, 12 Mart Muhtırası'nı veren generallerin kırmızı apoletlerini de...

Siyah beyaz küçük gazeteler öldü tek tek... Parası olanlar hemen renkli basacak makineler satın aldı. Ve orada kaldı.

Renk ve yeni teknoloji tartışılamayacak kadar güzeldi, gerekliydi, harikaydı, ancak önemli bir şey vardı:

Gazeteler "yeni fikirler cephaneliği" oluşturmadı.

Bir de, aslında gazetelerin "parasız eki" olan televizyonlar, kendisini besleyen yazılı basını ağır bir yükle yokuşa sürdü.

İzleyicisine göre "İnandırıcılığı ikiye yarık" televizyon haberciliğini "inandırıcı yazı" ile aşmak, ustalığını bilmekle mümkün olacak elbette..

Dönelim yine geçmişe:

Yeni basının, boyanan dünyası farklı bir kraliçeyi renkli fotoğraflarıyla sunuyordu.

Sevil Tez, Belgrat'ta ilk defa yapılan Dünya Sağırlar ve Dilsizler Olimpiyatı'nda kraliçe seçilmişti. Ne kadar sevinmiştik. 1969 yılında Türkiye Sevil Tez'i konuşuyordu.

1969'un 6 Ekim'inde Doğan Nadi'yi kaybedişimizin üstünden tam bir ay geçmişti. Devlet Tiyatrolarının first lady'si bir bebek dünyaya getirmişti. 7 Kasım'da doğmuştu Aslı. 1969 yılında mayolu fotoğrafının renkli olarak yayınlanmasına izin veren bir güzel sanatçıydı Ayten Gökçer.

***

Doğan Nadi, Cumhuriyet Gazetesi kurucusu Yunus Nadi'nin küçük oğluydu. Cumhuriyet'te BİR DAKİKA ve YEDİ DAKİKA başlığıyla kısacık yazılar yazardı. Harika yazardı, ekoldü...

İşte 1954'ten bir yazısı:

"NE BİLSİNLER?
Bir milletvekili (yüzde 92 ihtimalle Demokrat Partili) yanında bir arkadaşıyla, Tepebaşı'nda bir kadına saldırır. Polis işe el koyar ama, mebusa bir şey yapamaz. Zira serde "Teşrii masuniyet (dokunulmazlık)" var.

Şimdi, sakın bu "teşrii masuniyet" denilen kutsal dokunulmazlığa kızmayın.

Bundan 30 yıl önce esas teşkilat kanununu (Anayasa) hazırlayanlar, günün birinde, bir milletvekilinin bu kadar alçalabileceğini nasıl düşünebilirlerdi."

Nadi'nin yazılarını hergün okurdum.

GEÇMİŞ KİMLİK ZEMİNİDİR
"Geçmişi muhafaza etme güdüsü, insanın kendi güdüsünün bir parçasıdır. Geçmişte nerede olmuş olduğumuzu bilmeksizin gelecekte nereye gidiyor olduğumuzu anlamak güçtür. Geçmiş, bireysel ve kollektif kimliğin zeminidir. Geçmişle zaman arasındaki süreklilik, devamlılık yaratır.

TEVFİK YENER


Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır