Ortadoğu'da giderek tırmanan ve yatışabileceğine dair pek olumlu sinyaller vermeyen durumu anlamak için, bir gerçeğin altı çizilmez ise, hiçbir gelişmeye doğru teşhis koyma imkanı kalmaz. İsrail devletinin "işgalci" özelliği. İsrail'e sempati duyabilir ya da karşı olabilirsiniz ama tercihleriniz bunlardan hangisi yönünde olursa olsun, İsrail'in "işgalci devlet" statüsü ortadan kalkmaz.
Aslında, o kutsanan "barış süreci"nin özü de, İsrail işgalinin sona ermesi anlamındadır. Filistin devletinin kuruluşuyla ve bunun karşılığında İsrail'in 1967 tarihli ve 242 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararınca öngörülen "güvenlikli ve tanınmış sınırlara" sahip olması da mümkün olacaktı. Yani, Ortadoğu'da nihai anlamda "barış"ın özünde bu üçlü durum yatmaktadır:
1. İsrail'in 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmesi;
2. İsrail'in işgalinin kalktığı alanda bir Filistin devletinin kurulması;
3. İsrail'in, böylece, Ortadoğu'da, güvenlikli ve ihtilaflı taraflarca kabul görmüş ve tanınmış sınırlar içinde "meşrulaşması".
Zaten "barış süreci"nin başlamasını dahi mümkün kılan "toprak karşılığı barış ilkesi"nin geçerlilik kazanması olmuştur. İsrail, "toprak" verecek, karşılığında "barış" elde edecektir. Hangi toprağı: İşgal ettiği toprağı¥
Bunun karşılığında elde edeceği "barış" ile ise, "meşruluğu"nu tescil ettirmiş olacaktır. Yani, İsrail, henüz, hernekadar Birleşmiş Milletler üyesi ise de, en azından, "moral meşruiyeti" sorgulanan bir devlettir ve bunun yükü altında kalmaya devam etmektedir.
"Barış süreci", işgale karşı "direnme hakkı"nı da, bir anlamda askıya almış ve kurallara bağlamıştır. Filistin halkının, bunca yıldır bugünkü ölçülerdeki "şiddet"e başvurmaktan kaçınması, ancak, Filistin önderliğinin uluslararası camia karşısında içine girdiği yükümlülükler ve Filistin halkının "barış süreci"ne verdiği "avans" ile söz konusu olabilmiştir.
Zira, "işgale karşı direnme hakkı" kutsaldır ve meşrudur. Filistin halkı, 1988-91 yılları arasında İntifada ile İsrail işgaline karşı -yine esas olarak çocukların katılımıyla ve taşlarla- ayakta kalktığı zaman "haksız" konumda mı idi? Barışa zarar mı veriyordu? Böyle bir mantık geçerli olursa, dünyada hiçbir "İstiklal Savaşı"nın geçerliliği ve haklılığından söz edilemez.
Bu seferki "İntifada"yı "haksız" kılacak ne vardır? "İsrail işgali" ortadan mı kalkmıştır?
Buna verilebilecek tek cevap "barış süreci" adındaki "tren katarı"nın hareket halinde olduğudur. Ama, Filistin halkı, çok uzun süreden beri "barış süreci"nden umudunu kesmiş, "barış süreci"ni kendi aşağılanmasının "meşruiyet çerçevesi" olarak görmeye başlamış ve müthiş bir gazap biriktirmekteydi. Öyle ki, Yasir Arafat ile simgelenen kendi önderliğini dahi, "İsrail'in partneri" olarak görüp, ondan soğumaya yüz tutmuş ve Filistin Yönetimi'ni saran yolsuzluklar nedeniyle, onu "Oslo'cular" adıyla alaycı biçimde anmaya başlamıştı.
1988 İntifada'sı, FKÖ'nin İsrail tarafından Lübnan'dan sürülmesi, önderliğinin Tunus'a, silahlı kuvvetlerinin Yemen, Cezayir vs. gibi uzak Arap diyarlarına gönderilerek dağıtılması üzerine, "işgal altındaki halkın kendi kaderini eline alış" hadisesidir. Bu kez tanık olduğumuz, büyük ayağa kalkış ise, Oslo Barış Süreci'nin, son istasyonda, yani İsrail'in Doğu Kudüs ve Kutsal Yerler üzerindeki egemenliği, kurulması tasarlanan Filistin devletine devretmeme kararlılığı sonucunda tıkanması üzerine, yine "işgal altındaki halkın kendi kaderini eline alış" hadisesidir.
Meşrudur. Haklıdır. Arafat önderliği, bu halk seline karşı duramazdı. Ancak, onunla birlikte aynı yönde akarak, kendi meşruiyetini koruyabilirdi. Yaptığı da odur.
İsrail, kendi içindeki "fanatizm"in rehinesidir. Ehud Barak, Kudüs'ü görüşeceğini açıklayıp Amerika'ya uçtuğu gün, "azınlık hükümeti" durumuna düşmüştü. Barak, Kudüs üzerinde "işgali sona erdirme" tavizi veremezdi. Vermedi. Veremeyeceği için de "savaş"a hazırlandı. Tıpkı, Filistin halkının "ayaklanarak" haklarını ve istiklalinin koparıp almaya karar vermesi gibi.
Ortadoğu'nun önü; kutuplaşma, çatışma, gerilim ve istikrarsızlıktır. Herkes hesabını buna göre yapmak durumundadır. Türkiye ise, ister istemez, gün gelecek, "işgalci" ile "meşru savunma" halindeki "mazlum" arasında tercih yapmaya mecbur kalacaktır.