Allah insanı yaratmış, ve ona Yaratıcısını tanıyacağı, doğru ile yanlışı ayırt edeceği, bilinmeyeni keşfedip yer yüzünü imar edeceği bir akıl vermiştir. Ancak insanın bazen hata ederek, yahutta hak ve hakikate ulaşma, Yaratıcısını ve gayb-âlemiyle ilgili hususları bilme konusunda şaşkınlığa düşeceğini bilen Cenab-ı Hak; bir rahmet olmak üzere elçiler göndererek onlara, iman edilmesi gereken hususları vahyetmiştir.
Bütün peygamberlerin gönderilmesindeki temel hedef, iyilik, doğruluk, adalet gibi iyi şeyleri insanlara açıklamak, onlara hakiki mutluluğu göstermek, güzel ahlâkın önemini ve insanın hayatında nasıl bir yol takip etmesi gerektiğini beyan etmektir. İslâm dini, ilahi dinlerin sonuncusu olması itibariyle sadece insanın Allah'la ilişkisini tespit edip sağlama almakla yetinmemiş, bunun yanında çevresindeki insanlarla ilişkisinin nasıl olacağını da açıklamıştır. İslâm; insanın, güzel olanı yapıp, çirkin olanı terk etmesini sağlayabileceği ruh, bir zemin hazırlamıştır. İslâm, bir taraftan zekatla fakirlere yardımı emrederken diğer taraftan zenginin, fakirliğin neden olduğu açlık ve zorunluluğu hissetmesi için orucu da emretmiş; başkalarıyla güzel ilişkiler kurulmasının zorunluğunu açıklarken diğer taraftan, toplumun bireyleri arasında birlik beraberlik bağlarını güçlendirmeye imkân vermek üzere senede iki bayram ilan etmiştir.
İslâm dini imanı oluşturmak merhalesinde ve bazı teşrii hükümlerde diğer semavi dinlerden farklılık arzeder. Bu durum, diğer semavi dinlere nisbetle de aynıdır. Onlarda bir takım teşrii hükümler de birbirlerinden farklıdırlar. "Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) siz hayır işlerinde yarışın..." (Bakara Suresi: 148)
Şu kadar var ki İslâm dini, bakış açılarındaki ve farklı teşrii hükümlerdeki ihtilafa rağmen, inançları konusunda gayr-ı müslimlere müdahele etmeyi yasaklamıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır.
"Allah'tan başkasına tapanlara ve putlarına sövmeyin, sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini cazip gösterdik..." (Enam: 108) Yine İslâm dini, insanların top yekün hayır, adalet ve yapıcı yardımlaşma esası üzere bir arada barış içinde yaşamalarını emretmiştir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarından çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever." (Mümtehine Suresi: 8)
Şüphesiz ki itiraf etmekten kaçış olmayan gerçek, insanlar arasında inanç konularındaki ihtilafın varlığıdır. Bu, Allah Teâlâ'nın kanunudur. O şöyle buyuruyor: "...Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı..." (Maide: 48)
"...Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kafirun Suresi:6) Bizzat dinler bunu ilan etmişken ve Rasõlüllah (s.a.s) Ehl-i Kitapla bir arada hoşça birlikte yaşamışken ve onlara güzellikle muamele etmişken, inançlardaki bu ihtilaf, farklı din mensupları ile karşılıklı hoşgörüye ve bir arada yaşamaya engel teşkil etmez. Rasõlüllah (s.a.s)'in hayatı bunun en güzel delilidir.
Bilgi alanında İslâm düşüncesi, uzun tarihinin çeşitli merhalelerinde batı felsefesiyle karşılaşmış, Gazali, Farabi, İbn-i Sina gibi müslüman alim ve mütefekkirler; Yunan Felsefesini öğrenmişler, Müslümanların ve Müslümanlardan başkalarının yararlanması için bu felsefeyi geliştirmişlerdir.
Müslümanlarla Batı dünyası arasındaki ilişkiler, yalnızca düşünce alanında kalmamıştır. Bunun ötesinde Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerden her üç dinin mensupları, müsamahakâr İslâmi prensiplerin gölgesindeki akıllı idareler altında, uzun asırlar boyunca Endülüs, Kudüs ve İstanbul'da bir arada yaşamışlardır. Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul'u fethedip orada Bizans idaresine son verdiğinde, İstanbul'da çeşitli mezheplere mensup Hıristiyan cemaatlere göre bir yerleşim politikası takip ederek, Hıristiyan vatandaşların tüm hak ve hürriyetlerini güvence altına almıştır.
Bu gün de ülkemizde caminin, kilisenin ve havranın yan yana bulunması, bu din mensuplarının rahatlıkla ibadetlerini yerine getirmeleri, bu vakıanın açık göstergesi değil midir?
Geçmişte ve günümüzde hal böyleyken; tarihi gerçeklere aykırı olarak Türk milletini "sözde soykırım" iddialarıyla dünya kamuoyunda töhmet ve zan altında bırakmanın mantık ve izahını anlamak mümkün değildir.
Dünya, birbirini takip eden bilimsel çabalar neticesinde; kendisini, ahalisinin, dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen her gelişmeden, en kısa sürede haberdar olduğu toplu bir köy haline getiren ilmi araçlar vasıtasıyla peş peşe süratli gelişmeler yaşıyor. İktisadi, sosyal ve kültürel gelişmeler, halkları, birbirine yakınlaşmaya, muhtelif adlar ve çeşitli örgütler altındaki bloklaşmalara dahil olmaya sevk etmektedir.
Zamanımızda İslâm'ın hoşgörüsünü zedeleyecek sebeplerin ortadan kaldırılmasını ve son üç asırdır çağdaş insanın ızdırap çektiği ruhi boşluğu doldurmak ve yeniden canlılığını kazanma konusunda, donukluk ve gerileme yaşayan kültürümüzün geliştirilmesini, Müslümanların vazifesi olarak görüyoruz. Müslüman ilim adamları ve önderleri bundan birinci derecede sorumlu olduğu şüphesizdir. Batı Dünyasının da, karşılıklı anlayışın yaygınlaşması ve farklı dinlere mensup insanların emniyet ve gönül huzuru içinde yan yana beraberce yaşamları için, İslâm Dünyasına karşı sürdürdüğü zararlı faaliyetlerden el çekmesi ve İslâm'ı değerlendirirken müslümanların bazı olumsuz tavır ve davranışlarıyla değil, bizzat İslâm'ın evrensel mesaj ve orjinalitesiyle değerlendirmeleri gerekir.
Bir sonraki yazımızda buluşmak üzere...