Avustralyaca'da ilk öğrendiğim sözcük "Kebab" oldu.. Kentin en lüks semtlerinden, en ücra köşelerine, üzerinde "Kebab" yazılı olmayan bir lokanta görmeden 200 metre yürümeniz imkansız.. Öyle tutmuş bu iş..
Bir tutan şey daha var.. Ramazan Pidesi.. Bizde, 12 ayda bir gelir, sırası.. Onlarda günlük ekmekler arasına girmiş..
En lüks caddede, en lüks kafeye giriyor ve en lüks sandviçi istiyorsunuz.. Fransız bageti değil, Türk pidesi arasında geliyor.. Sandviççilerde kocaman kocaman levhalar..
"Sandviçlerimiz Turkish Bread (Türk Ekmeği) ile yapılmıştır.."
Ve de pide arası sandviç nasıl güzel oluyor..
Türk ekmeği ve Türk eti, kentin dört bir yanını sarmış ama, Türkler, tüm gurbette olduğu gibi, gene toplu halde oturuyorlar.. Sydney'deki yerleri Auburn.. NTV Sydney muhabiri Hakan Yiğit, "Türklerin semtini de mutlak görmelisiniz" deyip duruyor.. Auburn Olimpik Parkın içinde olduğu semt.. Yani Olimpiyatların asıl ev sahibi onlar..
Güya..
"Bugün, yarın" derken, son gün gelip çattı.. "Öğle yemeğini bizimkilerle yer, ordan uçağa gideriz" dedik.. Hakan bizi otelden arabası ile aldı.. Yola çıktık..
Harikulade caddelerin kesiştiği kent merkezini geride bıraktık.. Geniş yollar.. İnce ve alçak kaldırımların yanında yemyeşil ön bahçelerin ardında birbirinden şirin villlalarla sayfiyeler başladı..
Sonra..
Sonra manzara birden değişti.. Geniş kaldırımlar.. Çim mim yok.. Yol beton, kaldırım beton.. Yol kenarında ağaç bile yok.. Yerler sigara izmariti dolu.. Buruşturulmuş, yırtılmış kağıt parçaları, naylon torbalar havada uçuşuyor..
20 gündür güzelliklerine doyamadığımız Sydney'in en çirkin, en yeşilsiz, en beton, en pis yeri..
Hakan "Geldik" dedi.. Kahroldum ama, gerçeği söyledim..
"Tahmin etmiştim.."
Şimdi bu niye böyle..
Niye Sydney'in her tarafı cennet de, bizimkiler en kötü, pardon tek kötü yerde oturuyorlar?..
Ya da, her tarafı cennete, oralarda yaşayanlar çevirdiler de, bizimkiler bu pislik ve çirkinliğin içinde yaşamaya devam mı ettiler..
En kötüsü.. Belki orası da cennetti, biz gidince mi, bize benzettik..
Sydney'de Türklerin yaşadığı yeri görseniz, bu kente, bu ülkeye bir daha adım atmazsınız..
Bu çirkinlik içinde, bir vaha var..
Dondurmanın meyvelisini Maraş'tan getirmişler.. Ama sütlüsünü ithal edememişler.. Burası ada ya.. Karantina yasaları, süt ve süt mamullerinin ithalini yasak denecek kadar güçleştiriyor. Onu ve tereyağlı tatlıları (Ayni sorun) orada yapmaya başlamışlar.
Ustalar getirilmiş, kollar sıvanmış ve başarılmış..
Akif ve Cengiz Karapınar kardeşlere teşekkür ettim, Sydney'in Türk semtinin tek yüz akları oldukları için.. Dileriz, Mado'nun güzellikleri o salondan tüm semte yayılır, zaman içinde..
Bu Büyükada'ya doyulmaz..
Şehir Hatları denen işkenceden, bir başka işkencenin içine indik.. Büyükada vapur iskelesi tamir ediliyor.. Yürüyecek yer yok.. Kireçlerin, badanaların, demir yığınlarının ve o ağır kokunun içinden güçlükle yol bulup, hani o şarkılara geçen "Dil"e ayak bastık ki, Mustafa orda, bizi bekliyor.. Birtat'ın şefi..
"Hıncal Ağbi, aşkol" dedi.. "O kadar aradım, Yasemin ablaya haber bıraktım, bu yaz bize gelmedin.."
Ama yazdan kalma bir günde geldik işte.. Rüzgar yok.. İnsanı bunaltan sıcak yok, nem yok.. Ekim ayının ortasında hırkaları çıkarıp, deniz kenarındaki masaya oturduk..
Kendimizi de Mustafa'ya teslim ettik.. "Aman mezeleri az getir de, balık yiyelim" dedik..
Azı, Birtat'ın dillere destan patlıcan salatası.. Rokalı, kırmızı soğanlı çoban salatası ve kalamar..
Vapur yolculuğu.. Tertemiz hava, bol oksijen.. İştahımızı öyle açmış ki.. Aç kurt gibi saldırdık, mis gibi sımsıcak pidelerle, salatalara..
Muhteşem balık tepsisi önümüze konduğunda nerdeyse doymuş vaziyetteyiz, ama.. Gel de yeme.. Hepsi ızgara.. Kalkan.. Lüfer.. Dil.. Palamut..
Erbabı "Lafa ve balığa limon sıkılmaz" der ama, ben sıkarım.. Limonu da boca ettim..
"Hıncal balık yemez" diyenler gelsin görsün.. Balık, balık olunca, nasıl yiyorum..
Az sonra Gaziantepli hemşerim, Birtat'ın sahibi Ökkeş Usta da geldi yanımıza..
Atatürk devrini yaşamış bir Antepli, Ökkeş Usta.. Sohbetine doyulmaz.. Son iki gidişimizde geçen yıl yoktu.. By-pass ameliyatı geçirmiş dinleniyordu..
Şimdi gene işin başında.. Yan tarafta sinek avlayan bir dükkan vardı, onu da devralmış.. Uzamış gitmiş Birtat.. "Bu yaz Cumartesi, pazar, 1200 kişiye kuver açtık" dedi Mustafa..
Açıyor, ama lezzeti aynen yerinde duruyor..
Ökkeş Usta dertli.. Ada'da belediye hizmetleri görülemiyor, çünkü belediyenin geliri yok.. Adalar, Ankara'dan gelen yardımla ayakta duruyor.. Ama bu yardım da, Adalar nüfusunun 6 bin olduğu esasına göre yapılabiliyor.. Sayımda o kadar yazılmış çünkü.. Oysa yazın nüfus 200 bine ulaşıyor.. Belediyenin, kendi emeklilerinin maaşını ödeyemeyen belediyenin 200 bin kişinin çöpünü toplayacak gücü yok, varın gerisini hesaplayın..
Şimdi yeni sayımda, herkes eşine dostuna haber salıyor ki, gelsin Ada'da sayılsın. O zaman Ankara'dan gelen bütçe artabilecek..
Aslında işin kesin çözümü var..f
Tüm Adaları Milli Park ilan edeceksin.. Çünkü Milli Park zaten.. Sonra da her gelenden, bilet keseceksin. Ayakbastı parası.. O zaman Ada'nın bütçesi olur..
Peki kim yapacak bu yasayı..
Her yaz Ada'ya, Anadolu Kulübe gelip tatil yapan, keyif çatan milletvekilleri.. Ama hiçbirinin aklına Ada'ya sahip çıkmak gelmemiş bugüne dek.. Çevreci sevgili dostumuz Ediz Hun dahil..
İstanbul gitti, Adalar da gidecek.. Sonra çok dövüneceğiz..
Deprem ve sonrası Adaların canına iyice okumuş.. Deprem, Ada'ya gezmeye gelenleri bıçak gibi kesmiş.. Esnafın müşterisi yarının altına düşmüş..
"Adalar fay hattı" dedikoduları ise, pek çok Adalı'nın tası tarağı toplayıp kaçmasına sebeb olmuş..
"Deprem öncesi 300 bin dolara verilmeyen bir villa vardı. Sahibi 350 istiyordu, bu yaz 160 bine gitti" diye anlattı, Ökkeş Usta..
Adalar, granit kaya kitlenin üstüne oturuyor.. En felaket deprem olsa, en yüksek bina üç katlı.. Yani İstanbul'da en rahat oturulacak yerlerden biri oysa.. Ama dedikodu, canına okuyor her şeyin.
O harika balıkların üzerine, Ökkeş Usta önümüze o artık dünyaca ünlü sıcak, havuç dilimini koyarken, Ali Usta elinde fırından aldığı nar gibi künefe tepsisi ile geldi.. "Önce bu" diyerek.. Abuzer Kadayıf'a, bu künefeyi yedirmem gerek ki, anlasın, kadayıfın iyisi nasıl olur.. Şaka bir yana ağzının tadını iyi bilen Metin Akpınar'ı götüreceğim bir gün mutlaka adaya..
O manzara.. O balıklar ve Metin'in eşsiz sohbeti..
Bir de Ada turu yaptık, faytonla.. Lunaparkta, limonlu kahvemizi içmeyi ihmal etmeden..
Altın sarısı benim sigara böreklerimi de önümüze koydular ama, öyle doymuşuz ki..
Adaya veda, Prenses Otelin önünden wafllelı dondurma ile olur.. Olmalı..
Öyle veda ettik biz de..
Adayı, sakın yazlık diye düşünmeyin.. Her mevsim güzel.. Tenhada servis daha da özenli oluyor üstelik..
Arada bir kendinize bir güzellik yapın.. Adaya gidin!..