


Siyasetle kültür arasında Havel
Siyaset ve kültür iki ayrı dünyadır: Birbirini desteklemez, tamamlamaz; hatta çoğu zaman çelişir bile.
Çünkü kültür adamı, inandığı ilkeler için yaşar, benimsediği ahlaki değerleri yaşamının temeli haline getirir ve durmadan kendini ifade etmeye çalışır: Yazıyla, oyunla, filmle, heykelle, resimle topluma ulaşmaya ve doğru bildiği fikirleri anlatmaya uğraşmaktadır o.
Bazen görüşleri, yönetimlerle de toplumla da ters düşer ama tarihte pek çok örneği görüldüğü gibi, fikirlerini satmaktansa kötü kişi olmayı, toplum tarafından aşağılanmayı hatta idam edilmeyi tercih eder.
Çünkü "mecbur"dur: Doğru bildiğini söyleme mecburiyetidir bu.
***
Siyaset adamı ise "başarı" peşindedir. Onun yaşamı seçim zaferlerine, güçlü odaklar tarafından desteklenmeye ve eline herhangi bir iktidar biçimi geçirmeye şartlanmıştır.
Ne kadar doğru düşünceler öne sürerse sürsün, başarı kazanamamış ve iktidara gelememiş bir siyasetçi, türünün kötü bir örneğidir.
Süleyman Demirel bu gerçeği sık sık vurgular ve "Başarı kadar tatlı şey yoktur!" der. Kastettiği başarı, iktidar katmanlarındaki kişisel yükselmedir.
Siyasetçinin yaşamı uzlaşmalarla yürür. Çoğu zaman doğru bildiğini söylemez, o anda kendisinden beklenen biçimde konuşur.
Şartlar nasıl davranmasını gerektiriyorsa öyle davranır.
Dolayısıyla politikada içtenliğin yeri yoktur.
Siyasetçi, kültür adamı gibi kendi kendini ifade etmeye değil, tam tersine ifade etmemeye, renk vermemeye ve gerçek düşüncesini saklamaya alışmıştır.
İşini mantığı budur çünkü.
***
Bu ayrımlar yüzünden, dünya tarihinde, siyaseti düşünen kültür adamlarından pek azı başarılı olabilmiştir.
Vaclav Havel herhalde bu nadir insanların başına yazılması gereken birisi.
Ciddi bir entellektüel, oyun yazarı ve denemeci olarak tanıdığımız, mücadelesine büyük saygı duyduğumuz bir isim ülkesinin cumhurbaşkanı oluyor ve bu görevi uzun süre saygınlıkla taşıyabiliyorsa; ortada ilginç bir durum var demektir.
Vaclav Havel saygın kişiliğinde, kültür adamı olma ve siyaset vasıflarını birleştirebilmiştir.
Hem de büyük tavizler vermeden, ruhunu ve düşüncelerini satmadan gerçekleştirmiştir bunu.
Cumhurbaşkanlığında bile hep o tanıdık "muhalif aydın" tonlaması sezilir.
Geçenlerde Prag'da ev sahipliği yaptığı Küreselleşme Konferansı sırasında televizyonlara konuşurken "Küreselleşmenin kendisini de rahatsız eden yanları olduğu"nu söyleyebilecek bir aydındır o.
***
Bildiğiniz gibi; bu büyük düşünür ve siyasetçi Türkiye'de.
Eğer bir aksilik olmazsa bu öğlen yemeğini bir aydın grubuyla paylaşacak.
Çek halkının kültür birikimini ve direniş tarihini taçlandıran bu büyük insana "Hoşgeldiniz!" demekten onur duyuyorum.