kapat

11.10.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Yatirim
Sofra
pandora
Bizim City
Sizinkiler
Rehber
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
YeniBinyil
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Telsim
CAN ATAKLI(ataklic@sabah.com.tr )


Mesut Yılmaz Avrupa Birliği yolunda sağlam adımlar atıyor

Turgut Özal, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği için yeniden başvuruda bulunduğunda Türkiye'de buna pek çok kişi "hayal görüyor" diye burun kıvırmıştı. Ama Özal kararlıydı, Türkiye'nin bu yolda yürümesi gerektiğine inanıyordu.

Bu nedenle ANAP o günlerde yarattığı bazı olumsuz kanaatlara rağmen, Türkiye'nin çağdaş kesiminden destek almıştı.

Özal 1989'da Başbakanlığı bırakıp Cumhurbaşkanlığı'na çıktıktan bir kongre sonra ANAP'ın başına Mesut Yılmaz geçtiğinde Avrupa Birliği yolundaki umutlar daha da pekişmişti. Çünkü Özal'ın geçici olarak yerine bıraktığı Yıldırım Akbulut'un bu misyonu yüklenmesi mümkün değildi. Oysa daha önce hem Turizm, hem Kültür hem de Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Mesut Yılmaz, kültürü, eğitimi, aile yapısıyla Avrupa Birliği yolunda ideal bir lider görünümündeydi.

Ancak Yılmaz o dönemde bana göre hayal kırıklığı yarattı. Özellikle Tansu Çiller'e muhalefet edeyim, onu iktidardan indireyim derken Çiller'in dilinden düşürmediği "Avrupa Birliği" söylemine de karşı çıkmak durumunda kaldı.

Belli ki Yılmaz da durumdan rahatsızdı, ama iç politik çekişmeler yüzünden Avrupa Birliği karşıtı lobi içinde yer almıştı.

Zaman geçti, herkes değişiyor elbette. Mesut Yılmaz bugün bırakın Avrupa Birliği karşıtı lobinin içinde olmak tam tersine Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne taşıyacak katarın makinisti oldu.

Bana göre, Yılmaz için bu tür bir koalisyon hükümetinde üstleneceği en önemli görev Avrupa Birliği'ndan sorumlu Başbakan Yardımcısı olmaktı. Çünkü Avrupa Birliği Türkiye'nin geleceği, Türkiye'nin geleceğine imza atan parti de iktidara en yakın partidir.

Açıkçası son zamanlarda Mesut Yılmaz'ı daha dikkatle izlemeye çalışıyorum. Söylediklerini dikkatle dinliyor veya okuyorum. Kimi eleştirilere rağmen Yılmaz'ın son derece kararlı biçimde Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne taşımak için çaba gösterdiğini görüyorum.

Burada çok dikkat çekici bir nokta var. Bugün Avrupa Birliği karşıtı lobiler özellikle laiklik ve bölücülük üzerinde durarak "Eğer Türkiye Avrupa Birliği'ne girerse hızla bölünür, şeriatçılar da kendilerine çok serbest bir ortam bulur" iddiasını öne atıyorlar. Bunun için de özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hassas olduğu bu noktalara parmak basıp "Ordu da zaten Avrupa Birliği konusunda dikkatli" diyorlar.

Mesut yılmaz son günlerde yaptığı konuşmalarda Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi bölmesinin mümkün olmadığını tam tersine ülke bütünlüğünü güçlendireceğini, şeriat tehlikesinin ise kendisine uygun ortam bulamayacağını anlatıyor.

Gerçekten de bu böyle. Bölücülük de şeriat akımları da demokrasinin tam uygulandığı, hukukun üstünlüğüne inanıldığı, insan haklarına saygı gösterildiği ortamlarda ortaya çıkamazlar. Bu akımlar hep sisli havaları severler. Özgürlük ortamı geliştikçe söyleyecekleri fazla bir şey olmayacağı için eriyip yok olurlar.

Mesut Yılmaz da günlerdir bunları anlatıyor her gittiği yerde. Bu arada Silahlı Kuvvetler temsilcileri ile de çok yakın diyalogda olmalı ki, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Türk askerin Avrupa Birliği'ne karşı olmasının mümkün olamayacağını, zaten Atatürk'ün işaret ettiği yolun da bu olduğunu söyledi.

Fuara gideyim dedim, az kaldı dayak yiyordum
Geçen hafta Yeşilköy Havalimanı'nın oradaki CNR'de Home Electronics Fuarı vardı. Ses ve görüntü sistemlerine çok meraklıyım. Eve doğru dürüst bir sistem alamadım, öyle sinema salonları falan da kuramadım, çünkü gerçekten çok pahalı. Ama pahalı da olsa bu tür oyuncakları gidip görmek ya da olan birinde izlemek çok keyifli. Fuar olduğunu öğrenince sevindim, çünkü gidip hepsini topluca görme imkanı olacaktı.

Fuara sponsorluk yapan firmalar bir dolu davetiye göndermişler gazeteye. Cumartesi günü akşam üzeri, o gün Kanal-6'da canlı yayınım da olmadığı için gazetedeki yazıları biraz erken bitirip fuarın yolunu tuttum.

Kapıya gittim, davetiyeyi, görevli hanım kıza uzattım ve içeri doğru yürüdüm.

Hanım kız arkamdan bağırdı "Bunun arkasını da doldurun" diye. "Nedir?" diye dönüp baktım. Biletlerin arkasına "ziyaretçi bilgi formu" koymuşlar. Adı soyadı, görevi, çalıştığı şirket, adresi, şirketin telefonu, faksı, e-maili. Yani bileti alanla ilgili bir sürü kişisel bilgi.

Fuarcılar bu bilgileri topluyorlar ve çok ucuza muazzam bir kişisel bilgi deposu oluşturuyorlar. Tabii olabilir, gerçi bu tür bilgiler için başkaları binlerce dolar harcıyor.

Görevli hanım kıza "Hayır ben doldurmak istemiyorum" dedim. Bu benim en doğal hakkım, telefonlarımı, adresimi herkese vermek zorunda değilim herhalde.

Hanım kız bunun üzerine arkamdan tekrar bağırdı "Beyefendiii, o zaman kartınızı verin." Ben de "Onu da veremem, kusura bakmayın" dedim ve yürüdüm.

Tam o sırada atmaca gibi biri atıldı önüme, bir de üniformalı, elinde cop gibi bir şey olan bir adam. Göğsünde görevli kartı, iki günlük sakalı olan, kılıksız kişi tam göğsüme yaslanarak "Derhal dışarı çıkın" dedi. Şimdi böyle bir durumla karşılaşınca ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Bir fuara gelmişsiniz, üstelik sizi oraya davet etmişler, biri önünüzü kesip "çık dışarı" diye bağırıyor.

"Neden çıkayım ki?" dedim görevli kişi aynı sertlik ve terbiyesizlikle "Çıkın diyorum size" diye üsteledi. Haydi buyrun, ne yaparsınız bu durumda "Anlamıyorum, neden çıkacağım?" diye tekrar sordum. Bu kez terbiye sınırlarını daha da aşarak "Görevli misin sen?" dedi. Ben de "Hayır, biletimi verip girdim" deyince bir an şaşaladı, kapıdaki hanım kıza baktı, hanım kız elinde bileti tutmuş gösteriyor, "arkasını doldurmadı" diyor. Görevli yine terbiyesizce bana döndü ve "Neden doldurmuyorsun?" dedi. Ben de "Buna mecbur olmadığımı" söyledikten sonra, "bakın patronunuza, Sabah Gazetesi yazarı Can Ataklı geldi, biz de böyle yaptık deyin" dedim.

Görevli döndü "Yok yaaa, patron benim, tanıştığımıza memnun oldum" dedi.

Vay canına, oranın sahibiymiş meğer adam. Sahibi olunca da herkese terbiyesiz davranma hakkı bulmuş demek ki kendinde.

Neyse, kırk yılın başı bir fuara gidelim dedik, başımıza gelene bakın. Aman siz de dikkatli olun, kimlik bilgilerinizi isterlerse itiraz etmeyin. Mecbur değilsiniz doğruları yazmaya, atın kafadan birşeyler, yoksa başınız derde girer.

Uçakta neden herkes aynı anda ayağa kalkar
Ne zamandır aklımda, hep yazmak isterim de, elim varmazdı. Bu kez yazacağım işte. Ne zaman uçağa binsem, hep şaşırarak izlediğim bir olay var. Uçak alana iner, hostes anons yapar "Motorlar tamamen duruncaya kadar lütfen ayağa kalkmayın" diye. Sonra uçak ya körüğe yanaşır ya da park yerinde durur. Uçak durur durmaz en önden en arkaya kadar ne kadar yolcu varsa o anda ayağa kalkar, eşyalarını toplar ve ayakta beklemeye başlar. Bu sırada pilot motorları susturur, merdiven veya körük gelir, hostesler kapıyı açar. Sonra da yolcular tek sıra halinde inmeye başlar. Bu nereden baksanız 5-6 dakikadır.

Şimdi düşünün, normal bir uçakta en az 140 yolcu var. En önden en arkaya herkes ayakta, öyle bekliyorsunuz, ancak sıranız gelince tek sıra halinde inebiliyorsunuz. Peki bu sırada en arka sıralardaki yolcular da neden ayakta durur. Üstelik, o sırada el bagajlarını da aldıkları için ellerindeki o ağırlıkları tutabilmek için hayli eziyet çekerler. Hele eğer bir de kış aylarıysa paltolarını da giymiş vaziyette oflayıp puflarlar. Neden acaba? Oysa oturup sıralarını bekleseler hem öyle sıkıntı çekmeyecekler hem de uçak daha hızlı boşalacak. Çok aceleci ve sabırsız bir milletiz galiba. Ama her işimizi böyle yaptığımız için hep sıkışırız ve sıkıntı çekeriz.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır