Bekir Coşkun'un Hürriyet'teki dünkü yazısı şöyle başlıyordu:
"Yeryüzünde; hem rüşvetin kurumlaştığı, hem insanların soyulmaktan yaka silktiği, hem kirli eller tarafından yönetilen, hem altta kalanın canı çıktığı, hem yatırıma harcanan her kuruşun yarısının çalındığı, hem dağının-taşının yağmalandığı, hem de adam gibi bir ülke yok.
Zaten olmaz.
Şu halimize bakın; soygunların ucu dönüp dolaşıp devletin tepelerine kadar, en güçlü ve egemen kişilere kadar uzanıyor."
Bugün Bekir Coşkun'un da yakındığı yozlaşmadan; 450 yıl önce Fuzuli, 130 yıl önce Ziya Paşa, 90 yıl önce de Tevfik Fikret yakınıyordu...
Yakındılar da ne oldu, diye mi soruyorsunuz? Şu oldu:
Türkiye bugün Fransa, İngiltere, Almanya, Japonya v.s. düzeyinde bir devlet de olabilecekken; adam başına düşen ulusal gelir birimi açısından dünya sıralamasında 93'üncü sıraya düştü. "Yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altına düştü. Ulusal gelir dağılımındaki dengesizlik açısından ise Tanzanya'nın da altına düştü..
Bu arada milyonlarca insan boşuboşuna sürünerek yaşadı; milyonlarca genç insan da boşuboşuna öldü...
Türkiye, biten yüzyıl içinde de en kötü yönetilmiş ülkelerden biri. O nedenle de Ankara egemenleri, Türkiye'nin kendi gerçekleriyle yüzyüze gelmesine hiç yanaşmıyorlar ve eski alışkanlıklar doğrultusunda bir yandan nerdeyse tüm dünyaya karşı içerde efelenirken; bir yandan da yine hamaset edebiyatına abandıkça abanıyorlar...
Hazine'den geçinenler kadrosuyla, ucuz siyasetlere dadanmışlar kadrosu; başka bir üslup bilmediklerinden, gittiği yere kadar böyle gidecek bu...
Gülay Göktürk de, Sabah'taki dünkü yazısını; Neşe Düzel'in, gerçek tarihçi Halil Berktay'la yapmış olduğu Ermeni konusundaki röportajın üstünde durarak, şöyle bitiriyordu:
"Neşe Düzel'in tarihçi Halil Berktay'la yaptığı röportaj, özellikle 'tarihten dersler çıkarmak' babında önemli noktalar içeriyor.
Halil Berktay, 600 bin Ermeni'nin öldüğü olayları bugünün Yeşil'leri, Çatlı'ları ve Hizbullahçılar'ı olan Teşkilat-ı Mahsusa örgütü üyesi Bahaittin Şakir gibi kişilerin yaptığını söylüyor; İttihatçıların katliam için örgütlediği 'Özel Tim'den bahsediyor.
Öyleyse bugünün Yeşil'lerine, Çatlı'larına, Hizbullah'ına kim ve ne kadar sahip çıkıyorsa, bırakalım Bahaittin Şakir'lere ve onların Teşkilat-ı Mahsusa'sına da onlar sahip çıksın. Ama bizlere ne oluyor?"
21. yüzyılın daha ilk yılı içinde ve globalleşme sürecinin, her türlü alanda uzlaşmayı zorunlu kılan değişimci ortamında; gerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin, Saddam Irak'ına koyduğu ambargolara karşı çıkma pozlarına girmek; gerek ufacık Ermenistan devletini cezalandırmak için, uluslararası antlaşmalara dayalı hava koridorlarını kapatma tehdidinde bulunmak; gerek Temsilciler Meclisi'nin alma olasılığı bulunan mahut Ermeni konusu nedeniyle ABD'ye gözdağı vermek; gerek yerli yersiz Avrupa Birliği'ne karşı efelenmek; bilmiyorum evrensel politikada, ne gibi artılar sağlayacak Türkiye'ye?
Yalnız bildiğim bu tür bir sorunun 80'ine merdiven dayamış politikacıları da pek ilgilendirmiyeceği; emekliliğine 2 yıl kalmış bürokratları da; kendi adının rüzgarlanması ötesinde, her şeye boşveren siyasetçileri de...
İsrail- Filistin-Suriye arasında yeni bir savaş patlar mı? Patlarsa beklenmedik değişimler olur Yakındoğu'da ve sanırım okkanın altına giden de İsrail olmaz pek... Ama şimdilik böyle bir savaş olmayacakmış gibi görünüyor...
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği ise beklenenden daha uzun bir zaman alacakmış gibi görünüyor...
"Gün bugün, saat bu saat ben işime bakarım" anlayışıyla pratik zekasına güvenenlerin ise şansı ne kadar sürecek önümüzdeki 3-5 yıl içinde?
Bana sorarsanız, büyük düş kırıklıkları bekliyor onlardan önemli bir bölümünü de...
Akılla boğaz boğaza gelmenin bedelleri, hep acılı ödendi her ülkede.
Türkiye artık bu tür bedeller ödemesin isteriz ama; isteklerin gerçekleşmesi, insan ömründen daha uzun zaman alıyor bazen...