Türkiye çelişkilerle dolu bir ülke. Bir yanda milyarlarca dolarlık israf var. Diğer yanda ise, uluslararası kuruluşlardan kaynak beklentisi gündemde. Harcanan çabalar, ülkemizin güvenilirliğini ve saygınlığını arttırmak için. Oysa mevcut yolsuzluk ve özensizlik karnesiyle, zaman zaman bir Muz Cumhuriyetini andırabiliyoruz.
Hükümet, enflasyonu yenmek için bütçeyi sıkıya almış durumda. Belli bir başarı düzeyi yakalandı. Oy kaygısıyla kısa dönemli "pay dağıtan" ekonomik politikaların "pabucu dama atılmış" görünüyor. Ancak, devletin ekonomideki rolünü küçültecek bir siyasi iradeye rastlanmıyor.
Ateş olmayan yerden...
Geçtiğimiz günlerde iyice ortaya çıkan Egebank skandalı, bankacılık sisteminin zayıf halkaları hakkındaki endişeleri güçlendirdi. Aslında sorun yalnızca bir bankanın yöneticilerinin cezalandırılmasıyla halledilecek nitelikte değil. Bankacılık sisteminde genel bir denetim eksikliği söz konusu. İşin daha düşündürücü yanı ise, kamu bankaları ile ilgili suçlamalar. Eğer olayı, "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" mantığıyla ele alırsak, bu eksende de bazı olumsuzluklar yaşanabileceği öngörülebilir.
Bankacılık, sağlamlık ve güven üzerine kurulu bir sektör. Tasarruf sahipleriyle kaynak ihtiyacı olan kesimleri biraraya getiriyor. Burada bankacının bilgisinin yanı sıra, etik değerleri de ön planda. Hem kendi içinde hem de devletçe ciddi denetlenen bankalarda, etik sorunların sistemi çökertmesi daha zor. Oysa, finansal veya etik anlamda "rotadan çıkan" bankalar, vatandaşın cebine olduğu gibi, devletin saygınlığına da ciddi darbe vuruyor.
Politikacı gücünü nereden alır?
Tüm bu gelişmeler, "politikacının gücünü nereden aldığı" sorusunu gündeme getiriyor. Milletvekilleri, bakanlar telekom operatörlüğü veya bankacılık yapan işletmelerin nihai sorumlusu olmalı mı? Devlet kendi gücünü, ekonomik değeri giderek küçülen kamu girişimleriyle ne denli buluşturmalı? Devletin rolü, doğru rekabet kurallarını belirlemek ve denetlemek olmalı. Kamu işletmelerinin ayakta tutulması değil. Bu tür yetkiler, yolsuzluğa da davetiye çıkarıyor.
Türkiye'nin öncelikli hedefleri arasında "hukuk devleti" olmak var. Kuşkusuz politikacı gücünü önce hukuktan, sonra da seçmeninden almalı. Ancak sıkça gözardı edilen başka bir dayanağı daha var politikacının. Vizyon. Ülkenin sorunlarını hafifletmek, önünü açmak için geliştirilen vizyon. Türkiye'nin vizyonunu "hukuk devleti" gibi genel çerçevelerde ifade etmek yerine, yolsuzluk ve denetimsizlik gibi hayâti sorunlardan söz etsek. Meclisi ve bürokrasiyi Ğkarşılıklı oy hesabıyla değil de gerçekten- yolsuzluktan arındırmanın eylem planını yapsak. Kaynaklarımızın kaybolmasına, ancak böyle bir vizyonla "dur" diyebiliriz.