"Devrim" sözcüğünün pek sık telaffuz edildiği bir iklimde yetiştiğim için her "devrim"de biraz heyecanlanırım. Gelin görün ki, günlerdir tefrika olunan "Yugoslav devrimi" aynı heyecanı yaratmadı bende...
Oysa Slobodan Miloseviç'i parlamento önünde coşkuyla dans eden, neşeyle sloganlar atan o gençlerin devirdiğine, bir baskı rejiminin halkın özgürlük ateşiyle kavrulduğuna inanmayı ne çok isterdim... Ama spontan bir açık hava partisine benzeyen "ihtilal"in ilk görüntülerini izlediğim an, herkes gibi ben de "o tuhaf ayrıntı"yı fark ettim.
Göstericiler Meclis'e yürürken ortada bir tek asker görünmüyordu.
Diktatör meydanlarda lanetleniyor, tek polis müdahale etmiyordu.
Hangi ülkenin kolluk güçleri meclisin işgaline böyle seyirci kalırdı ki..!
Tanklar, toplar, barikatlar, süngüler neredeydi?
İkinci sabahtan itibaren haberlerin satır altlarını daha dikkatli okumaya başladım ve yargım pekişti:
Yaşanan, bir "halk ihtilali"nden çok, danışıklı bir "darbe"ye benziyordu.
Ne olduğunu kısaca hatırlayalım:
24 Eylül günü Yugoslavya'da seçim oldu. İktidar da muhalefet de "Biz kazandık" derken Seçim Kurulu, galibin 5 Ekim'de yapılacak ikinci turda belirleneceğini açıkladı.
İşte ne olduysa o arada oldu.
Muhalefet lideri Kostunica, ABD ve Avrupa liderleriyle temasa geçti. Miloseviç'in devrilmesi karşılığı Yugoslavya'ya uygulanan ambargonun kaldırılmasında anlaştılar. Karar, 9 Ekim'deki AB toplantısında açıklanacaktı.
Kostunica, orduyu bu formüle ikna etti.
İkinci tur seçimin yapılacağı gün, halk genel greve çağrıldı. O gün tanklar kışlalarından çıkmayacaktı.
Ve beklenen oldu: Ordu kenara çekildi, halk boş kaleye golü attı.
Meydanı boş bulan kitleler ilkin televizyon binasını bastılar. İletişim çağında en etkili devrim karargahı bir televizyon stüdyosuydu artık...
Kostunica o gece, ele geçirilen stüdyodan ordunun müdahale etmeyeceği güvencesini verdi ve şu açıklamayı yaptı:
"Avrupa ambargoyu 9 Ekim günü kaldıracak. "
Birkaç saat içinde başta Clinton olmak üzere Batılı liderler birbiri peşi sıra bunu doğrulayan açıklamalar yaptılar.
Ardından Miloseviç'in kaçtığı söylentisi yayıldı. Oysa o sırada Miloseviç Belgrad'daki ikametgahında Rus Dışişleri Bakanı ile görüşüyordu. Anlaşılan Rusya da formüle yatmış, dikkatörü satmıştı.
Miloseviç fazla üstelemedi. Kendisini Savaş Suçluları Mahkemesi'ne vermeyeceğini açıklayan yeni başkanı kutladı. "Görevden çekildim ama siyaseti sürdüreceğim" dedi. Seçimle gelmişti, bir anlamda "seçimle gitti."
Denebilir ki, "Halk desteği olmasa bu darbeyi dahi yapamazlardı."
Doğru tabii... Ancak benim dikkat çekmek istediğim şey, bazen büyük senaryolarda kitlelerin de bilmeden figüran rolü oynayabilecekleri...
10 yıl önce Çavuşesku da böyle devrilmemiş miydi?
Daha yakın bir örnek verelim:
28 Şubat sonrası Erbakan'ın devrilişi böyle değil miydi?
Hükümeti devirdiğini düşündüğümüz "laiklik yürüyüşleri"ni, kimi sivil toplum örgütlerinin, -hani şu "silahsız kuvvetler"in- yöneticilerinin davet olundukları MGK'nın teşvikiyle düzenlediklerini sonradan öğrenmemiş miydik?
Kimselere açılmayan meydanlar, Refah'ı protesto mitingi yapacaklara açılmamış mıydı?
Geçen yüzyılın başında, Çarlık askerlerinin süngüleri üzerine yürüyen Bolşeviklerin kanlı "ihtilal"iyle karşılaştırıldığında, yeni yüzyılın "ruble-dolar" etiketi, tank-medya destekli post-modern "devrim"leri fazla "sanal" kaçıyor.
Beni asıl ürküten, inceden inceye hesaplanmış bu danışıklı dövüşü, "kendiliğinden bir halk ihtilali" diye pazarlayabilen gözbağcılığın bu kadar gelişmiş oluşu...
Bugün bu kadar göz önündeki bir "darbe"yi "devrim" diye satarlarsa, yarın neleri yutturabilirler, düşünsenize...