Yazacak o kadar çok şey var ki, bunların içinden hangisini seçeyim diye düşünürken yarım paket sigara içtim.
İsterseniz gelin bu sefer de, size son defa başıma gelen bir hâdiseyi anlatayım.
Romanya sefâretinin başkonsolosu M. Jorj Zerva gayet iyi bir adamdır, kendisini yarı Türk saymak bile câizdir. Tahsilini Galatasaray Lisesi'nde yapmış; uzun zaman Osmanlı tebasında bulunmuştur. Beni de yakından tanır.
Geçen pazar Galatasaray Kulübü'nde otururken, M. Zerva yanıma gelerek, "Hadi Altan Bey, bizim sefarette kokteyl var, oraya gidelim" dedi.
Zaten canım sıkılıyordu, hemen kabul ettim ve yola koyulduk.
Sefaret çok kalabalıktı; diplomatlar, ecnebi basın mensupları, bakanlık ileri gelenleri ve daha birçok davetli...
İnsan böyle kalabalık ve resmi toplantılarda tek başına, ipivrisivri küllâh kalmaktan pek korkuyor. Hemen kendime tanıdık simalar aradım ve sevimli şair, iyi spiker Bâki Süha ile "İki Esir" mütercimi Zâhir Torumküney'in grubuna doğruldum. Beş on dakika hoşbeşten sonra, N. H. Bey'in hanımı şampanya istedi, yerini de söyledi; üst katta imiş.
Salonlarda erkeklerin vazifesi bayanların elini öpüp bir dediklerini iki etmemektir. Derhal fırladım, kalabalığı yararak üst kata çıktım. Neyse güç belâ bir kadeh şampanya buldum. Bir kolum havada, cambaz gibi muvazene tutarak, şampanyayı dökmeden merdivenlerden ineyim, derken; tam yarı yolda koluma birisi dokunuverdi ve kadeh önümde bulunan Arjantin elçiliği maslahatgüzarının bir tel saçtan bile mahrum mücellâ başına boca oldu.
Bütün vücudumu bir ateş kapladı. Adamın kafasını kaldırmasına meydan vermeden, mendilimi çıkardım ve maslahatgüzarın başını, olgun bir karpuzu sıvazlar gibi, iyice ovuşturdum ve kekeliye kekeliye özür dileyerek boş kadehle bizim hanımefendinin karşısına dikildim.
Hanımefendi kadehi, bakmadan teşekkür ederek aldı ve benim "aman boştur efendim" dememe kalmadan ağzına götürdü. Biraz bekledi; ağzına bir şey gelmediğini görünce, kadehi aşağı indirip "Aşkolsun, tam şakanın zamanını buldunuz, gazetecilerin hepsi de böyle soğukluklardan hazederler" dedi...
Arjantin maslahatgüzarı ise kafasını benim iyice temizleyebildiğimden emin olmamış olacak ki, etrafına garsonları toplamış, havlulara başını sildiriyor; bir yandan da cebinden çıkardığı küçük kolonya şişesini ensesine döküyordu.
Duyduklarım
Göze yasak olmadığı gibi kulağa da pek olmuyor. Hızlıca söylenen lâfı insan ister istemez işitiyor.
Ekseri akşamlar Sergievi'nden Yenişehir'e doğru yürür, biraz hava alırım.
Yine böyle mutat bir yürüyüşe çıkarken karar verdim, işittiğim bütün şeyleri aklımda tutacağım diye... Bakın neler duydum:
İki yaşlı bey, sözlerinin mühim noktalarında şahâdet parmaklarını şakaklarına dokundurarak şöyle konuşuyorlardı:
- İki günlük bir çocuğun elinde oyuncak olduk yahu; geldiler bir barem koydular...
- Sen böyle dersen, ben ne yapayım; geçenlerde gene umum müdürün odasına çıktım, iki saat beklettikten sonra, kabul etmedi...
Yaşlıca ve süslüce bir bayan yanındaki kıranta baya: - Nesrin'i, Abdullah'tan ayırtacağım, kadana gibi herif, kızcağız gençliğini anlamıyor...
İki üniversiteli: - Türkân'ın yalnız bacakları güzel... - Hep İlhan'la görüyorum ama, daha bir iş çıkaramamış galiba; "siz" diye konuşuyor...
İki genç adam: - Keşke Fitnatlar'a gitmeseydik; 150 lira pırrr diye uçuverdi... Feriha bezik teklif etmişti. Bizim sersem Şefik'in yüzünden pokere oturduk...
Külhanbey kılıklı biri yanındakine: - Troleybüs işinde dalga varmış diyorlar...
- Tü be dinine; kimi yağlı bir kuyruk bulur, yaşar; kimi de benim gibi...
Dört genç kız:
Hiç konuşmuyorlar, sade yürüyorlardı.
Arkamda birisi kendi kendine mırıldanarak yürüyordu: - Bilmem ki ne yapsak, bizim çocuğun adam olmaya niyeti yok; hep aklı serserilikte...
Başımı çevirdim, ne tesadüf, meğerse bizim pedermiş!
Not: 53 yıl önce yazılmış 2 yazı... "Karadeniz Postası"ndan...