


Güzel kentin, güzel insanları..
Circular Quey denen yerindeyim Sydney'in.. Hani o ünlü Opera binasının olduğu liman.. Sydney Çağdaş Sanatlar Müzesi'nde keyifli bir gezi yapmışım.. Yaparken de saati unutmuşum.. Kenan'la (Onuk) Aquarium'un önünde buluşacağız.. Aquarium, Darling Harbour'da.. Yürüsem 15-20 dakikada falan giderim. Ama vakit kalmamış.. Kenan'ı bekletmemek için bir taksiye bindim.. Yola çıktık. Bir kavşakta durduk.. Kırmızı, sarı, yeşil, hep duruyoruz.. 10 dakika kadar geçti.. Anladık ki, köşede bir kaza olmuş. Trafik kitlenmiş.. Bu arada taksimetre yazmaya devam ediyor, dururken de.. Şoför "Burada beklemenin alemi yok.. Başka bir yol bulalım" dedi..
Başka yol bulmak kolay değil. Olimpiyatlar dolayısı ile pek çok yolu trafiğe kapamış, pek çok yolu da tek yönlü yapmışlar..
Bir yere daldık, olmadı.. Başkasına daldık, olmadı.. Sonunda Darling Harbour'a geldiğimizde tam 45 dakika geçmişti ve taksimetre 27 dolar yazıyordu. Olimpiyatlar yüzünden, taksimetre rakamına yüzde 10 da zam konmuş yasal.. 30 dolar ediyor, ödeyeceğim para..
Cüzdanı çıkardım parayı sayıyorum ki, şoför bana doğru döndü..
"Circular Quey'den burası aslında 7-8 dolar eder.. Kaza yüzünden trafiğin kitlenmesi, beklememiz, başka yollar aramak zorunda kalmamız sizin suçunuz değil. Bu yüzden siz 10 dolar verin yeter" dedi..
Bakın dünyayı dolaştım.. 5 dolarlık yere, sizin yabancı olmanızdan yararlanarak dolana dolana 20 dolara giden çok şoföre rastladım, her yerde.. Ama böylesi hayatımda ilk ve tek..
Sydney anılarımın en güzellerinden biri olduğu için yazıya onunla girdim.. Bir de Sydney insanını en güzel anlatacak örneklerden biri de ondan..
Güzel insanlar var orda.. Dünyanın dört bir yanından gelip, Avustralya milletini oluşturan güzel insanlar..
Bu anlattığım şoför Bangladeşliydi mesela.. Ülkesini her yıl basan sellerin nasıl felaket olduğunu anlattı bana.. Pek çoğu bu yüzden göç etmiş.. Avustralya baş göç ülkelerinden biri olmuş..
"Pakistan ile beraberken güçlü bir ülkeydik. Ama Hindistan, sağında ve solunda güçlü bir ülke istemedi.. Hint politikası bizi ikiye böldü.. Bu oyuna geldik ve bölündük.. Çünkü bizim Kemal Atatürk gibi bir liderimiz yoktu.."
Sydney'e göç etmiş bir Bangladeşli şoförden Atatürk'ü duymak, onu dinlemek..
Ama Atatürk'ü çok duydum, dinledim ben Sydney'de..
Bir başka şoförüm Hintliydi.. Spordan açıldı laf.. Dünya çapında bir hokey takımları vardı, ama Olimpiyatlarda dökülüyorlardı..
"Neden" dedim..
"Takımı spor değil, siyaset seçiyor da ondan" dedi..
En iyi hokeyciler Pencap'tan çıkarmış. Sihler iyi hokeycilermiş. Ama Hint politikası, Pencap'a bu ağırlığı vermek istememiş. Sadece iki kişi almışlar ordan..
"Bizim Pencap takımı, bu milli takıma beş çeker" dedi.. Sonra siyasetin Hindistan'ı nasıl parçaladığını anlattı..
"Lal Bahadır Şastri, bu ülkedeki son büyük liderdi" dedi.. "Sizin Atatürk gibi.. Onu yok ettiler.. Ardından gelenler mirası yediler. İndira Gandhi ve sonrakiler bölünmeyi hızlandırdılar.."
Buyrun, bir Atatürk övgüsü daha.. Bu defa tam karşı kutuptan..
Sevineyim mi, üzüleyim mi, bilemiyorum..
Dünyanın öbür ucunda Atatürk, kendi ülkesinden daha iyi tanınıyor, daha çok saygı görüyor..
Şeriatçı takımını geçtik.. Atatürk düşmanlığını bayrak yapan, onu ve ilkelerini kötülemek için her gün birbirleri ile yarışan o gentellerimiz, o numaracı cumhuriyetçilerimiz geldi aklıma.. O, bu ülkenin en saygın gazetelerinde köşeler bulup, zehirlerini Allah'ın her günü saçanları, bir uçağa bindirip Sydney'e götürsem ve taksiye bindirebilseydim keşke..
Bir Tavsiye
Kadayıfın altı kızarmamış!..
Hayır, kadayıfın altı kızarmamış.. Abuzer Kadayıf'ın "Film" olabilmesi için daha kırk kez fırına girmesi gerek..
Güldüm gülmesine.. Ama senaryodan gelen esprilere değil.. 40 yıl öncenin Türk sinemasında bile rastlanmayan amatörlüklere..
Mesela, Sibel Turnagöl'ün, Metin Akpınar'ın boynuna sarılıp "Seni zaten seviyordum, şimdi daha çok seviyorum" dediği an, filmin aslında en duygusal bölümlerinden biriydi, salondan kahkahalar yükseldi..
Tek başıma gülsem "Bende birşey var" diyeceğim.. Ama sahnenin ilkelliği, herkesi güldürdü de Allah'tan, kompleks sahibi olmaktan kurtuldum..
Abuzer Kadayıf açık ve seçik bir İbrahim Tatlıses parodisi..
Ama o zaman öyle çek.. Nedir o, profesör- Abuzer saçmalığı..
Profesörün kızı mı, sevgilisi mi, anlamadım.. Resimde kızı gibi duruyor ama, Sibel Turnagöl de kızı gibi duruyor ama sevgilisi.. Her neyse o yakınını tinerci çocuklar öldürüyor.
Normal insan bu durumda tinercilere düşman olur, kan davası güder. Ama profesör, üstün insan.. Düşman olmuyor, onları cinayete iten toplumsal sebepleri düşünüyor ve tinerci çocukları kurtarmaya karar veriyor.. Bunun için para gerek. Profesörün maaşı kendini kurtarmaya yetmez, değil ki çocuklar..
Onun üzerine türkücü olmaya karar veriyor.. Ama esas kimliğinden de vazgeçmeden..
Böylece gündüz insan gece kurt, pardon İbo, bir tip doğuyor.. Abuzer üne ve paraya kavuşuyor.. Sokak çocukları için düşündüğü tesisi kuruyor. Abuzer'in görevi de sona eriyor.. Şimdi artık yol olması gerek.. Ama para ve şöhret, saygınlığın karşısında çok baskın nitelikler..
Aynanın karşısında, Abuzer ile profesörün konuşması ile, film kreşendoya ulaşıyor ve "Sonnnnnnn!.."
Efendim, film, milm değil.. Metin Akpınar için yazılmış bir stand- up.. Sahnede olsa, 20-30 dakika sürse, çekilir. Hatta çok da iyi olur.. Ama sinemada iki saat insana afakanlar bastırıyor, uyutuyor..
Özlem Savaş ve Şebnem Özinal'ın yarı çıplak Metin'in üzerine tırmanmaları dahi uykuyu dağıtmaya yetmiyor..
Bu sahnelerin filmde yama gibi durduğu kesin de.. Bu yamanın seyirci getirmesi mümkün değil.. Çünkü, basit ve kötü..
Hülya Avşar, bir mastürbasyon sahnesi ile Berlin in Berlin'e gişe rekorları kırdırmıştı ya.. Ordan mülhem, ticari sahneler güya.. Ama bir defa o Hülya.. Ve sahne gerçekten harikaydı.. Bunlar ucuz porno filmleri fragmanı gibi..
Talat Bulut rolü de filme yama.. Sanki Zeki Alasya için yazılmış gibi.. Ama sonra ne olmuşsa, Zeki gelmemiş, Zeki- Metin filmi olmamış.. Ama Talat-Metin hiç olmamış.. Talat Bulut tipinde o doğu aksanı, o kadar iğreti duruyor ki..
Filme sonuna dek tahammül ettimse, birinci sebep Metin Akpınar.. Onu çok seviyorum. Kötü bir filmdeki çırpınmalarını üzüle üzüle seyrettim.
İkinci sebep.. Ben Avustralya'da iken film tartışılmaya başlanmış bile.. Bu kadar tartışılan bir konunun dışında kalmak bir gazeteciye yakışmazdı. Sonuna dek tahammül edip, fikrimi söylemem gerekirdi. Sizin böyle bir zorunluluğunuz yok. O zaman oturun, oturduğunuz yerde, bana sorarsanız eğer..
SEVDİĞİM LAFLAR
Yaşlanmak yüksek bir dağa tırmanmak gibidir. Zirveye çıktıkça yorulursunuz ama ufkunuz genişler.
Anonim (Teşekkürler Mehmet)
Kimin valisi..
Haberi Sydney'den bizi getiren THY uçağında okuyorum..
Iğdır Valisi Nataşalarla yakalanan erkeklerin saçlarını kestirecekmiş.. Bir de kent meydanında teşhir edecekmiş.. Böylece kentin ahlakını koruyacakmış..
Şeytan diyor ki, git Iğdır'a.. Al bir Nataşa'yı koynuna.. Sonra da, valiye telefon edip,
"Gel beni bas da saçlarımı kestirip teşhir et" de..
Görelim bakalım Vali'nin boyunu o zaman.. Ya da görsün, dünyayı ona kaç bucak edeceğimi..
Valiler, yasaları uygulamakla yükümlü kişiler.. Yasa koymakla değil. Böyle bir hakları yok.. Olamaz da..
Kanunsuz suç ve ceza olmaz..
Bizim ceza yasamızda fahişelik de suç değil, fuhuş da.. Bir fahişe ile yatmak diye de bir suç yok..
Eee.. Ne yapıyor Iğdır Valisi.. Kendisini kanun koyucu yerine koyup suç yaratıyor..
İyi bir avukatla, adamı doğduğuna pişman ederler alimallah..
İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın bu kendini Dördüncü Murat'ın derebeyi sanan valisi hakkında bugüne dek hangi işlemi yaptırdığını merak ediyorum, dersem inanmayın. Aslında etmiyorum. Çünkü, bir eylem yapma bir yana, el altından kutladığını biliyorum..
Kafalarının içi aynı çünkü..
At sahibine göre kişner..
Vali, bakanını yakından tanımasa, böyle bir kanunsuzluğu, böyle bir keyfiliği aklından dahi geçiremezdi..
Tantan, fuhuşla mücadeleyi kafasına koymuşsa, Meclis'e önce, fuhuşu suç sayan bir yasa tasarısı getirsin..
Keyfi polis baskınları, keyfi vali eylemlerini durmadan savcıların takipsizlik kararları izliyor, ama onlar, vatandaşı tacize devam etmeyi marifet sayıyorlar..
Hani korkup da çekinen çıkarsa diye..
Bir ülkede kanunsuzluk, bakandan, validen, emniyet müdüründen başlarsa, sonu nereye gider diye kimsenin düşündüğü yok..
TEBESSÜM
Fıkra Eylem Dinç'ten
Aam evlenir 10 sene geçer çocuğu olmaz. Yurtdışına göreve gider. Hanımından gelen mektupta hamile olduğu yazılıdır. Yurda döndüğünde ise hanımı doğurmuştur ama çocuk zencidir. Yurda döndüğünde ise hanımına sorar: "Hanım ne sizin sülalede ne de bizim sülalede zenci yok, esmer bile yok bu iş nasıl oldu?" Hanım "Çocuğu doğurduktan sonra sütüm gelmedi mecburen bir süt anne tuttuk onun sütünü içti sütanne zenciydi herhalde bu yüzden böyle oldu" der. Adam ikna olmuşa benzer ama içinde yine de ufak bir kuşku vardır ve bunu bilse bilse annem bilir düşüncesiyle annesine sorar. Anne "Olmaz olur mu oğlum tabii ki olur. Seni doğurduğumda benimde sütüm gelmemişti ve seni inek sütüyle beslemiştim., Bak boynuzların çıkmaya başlamış bile" der.
BİZİM DUVAR
CHP'de med cezir manzaraları devam ediyor. DENİZ bir gidiyor bir geliyor.
Hakan &Utku