Erkan Mumcu'nun "umut vaadeden" genç bir siyaset adamı olduğuna ilişkin ilk sinyal, 17 Ağustos depreminin hemen ardıdan gelmişti. Deprem, Türkiye'deki "resmi otorite"nin, iş "vatandaşa hizmet"e gelince pul pul döküldüğünü hiçbir tartışma gerektirmeyecek bir yalınlıkta gözler önüne sermişti. Türkiye'deki sivil toplum bilinci, dayanışma ve girişim ruhunun taşıdığı potansiyel de, 17 Ağustos depremi sayesinde ortaya çıktı. Erkan Mumcu, onca bakan arasında, lafı eğip bükmeden "Deprem, devlet sisteminin iflasını belgelemiştir" diye durumu ortaya koyan tek "yetkili" isim oldu. Dolayısıyla, o dönemde devlet sisteminde yapısal bir reformunun aciliyetini vurgulayan da o oldu. Genç bakanın "tutarlı" bakış açısı, İstanbul Üniversitesi'nin açılışında yaptığı konuşmada da yinelendi. Erkan Mumcu, hazırlanmış bir metin yerine, bilim çevrelerinin gurur duyması imkansız bir rektör tipi olan Kemal Alemdaroğlu'nun konuşmasından aldığı "ilham"la konuştu ve yine doğru konuştu. Mumcu'nun, Genelkurmay'ın gereksiz alınganlıkla derhal tepki verdiği konuşmasında söyledikleri kelimesi kelimesine şöyle:
"..İnsanı diğer canlılardan farklılaştıran en temel özellik onun düşünen ve düşündüklerini ifade eden bir yaratık olmasıdır. Eğer düşündüklerini ifade etmesi konusunda, insan için düşüncelerin büyüyüp serpilebileceği bir özgürlük ortamı yaratmazsanız, orada düşüncenin, orada bilimin gelişmesini beklemeye hakkınız olmaz¥ Evet hiçbir sistem kendisine yönelik eylemleri, kendisini yıkmaya dönük eylemleri hoşgörü ile karşılayamaz. Ama büyümek, serpilmek, gelişmek, değişmek, yenilenmek isteyen her sistem kendisini eleştiren her türlü düşünceye sonsuz ve sınırsız bir özgürlük ortamı yaratmak durumundadır. Üniversite kürsüsünden ve bilim adamı hüviyetiyle de olsa, düşünce özgürlüğüne kısıt öneren hiçbir düşünceye katılmamız mümkün değildir¥ Türkiye'nin temel sorunu özellikle düşünce ve ifadenin özgürlüğe kavuşamama sorunudur."
Buraya kadar "itiraz" var mı; olabilir mi? Eğer, "faşist" değilseniz, olmamalıdır... Gelelim, Genelkurmay'ı rahatsız eden bölüme...
"Türkiye, bütün sorunlarını özgürce tartışmak durumunda, özellikle üniversite kürsüsünde tartışmak durumunda... Cumhuriyetin korunması ve kollanması konusunda cumhuriyeti yaratan kurumların tamamının görevleri, sorumlulukları vardır... Her kurum korumak ve kollamak konusundaki duyarlılığını birbiriyle aynı ifade etmek zorunda değildir. Cumhuriyetin değerleri, Atatürk ilke ve devrimlerini korumak ve kollamak konusundaki üniversite duyarlılığı, sözgelimi TSK'nın duyarlılığı ile üslup olarak, biçim olarak birebir aynı olamaz. Çünkü bu onların ontolojik varlıklarına aykırıdır... Korumak ve kollamak konusundaki abartılmış duyarlılığımız bizi taassuba, bizi bağnazlığa götürmemelidir. Hiçbir şekilde bizden farklı düşünenlerin yok olmasını istemek gibi bir hakka sahip değiliz. Hele üniversite bu hakka hiçbir zaman sahip olmadı. Üniversite varoluşunu özgürlüklere borçludur. Özellikle düşünce ve ifadenin özgürlüğüne borçludur..." Bu sözlere bir "itiraz" olabilir mi? Olmaması gerekir. Tek bir kelimesinde "demokrasi yanlışı" yok. Ama, eğer Genelkurmay, ertesi gün kalkıp "talihsiz beyan" diye açıklama yaparsa; üstelik konuşmanın hemen ertesi sabahı, biri Mesut Yılmaz (AB ile ilişkilerden sorumlu), iki Başbakan Yardımcısı, apartopar -meğerse önceden kararlaştırılmış bir görüşme imiş ve herkes buna inandı!- Genelkurmay'a koşarlarsa ve Mesut Yılmaz, görüşme sonrası, kendi partisinden bakanı "kusurlu" bulursa; başta Brüksel, tüm AB başkentlerinde kaşlar havaya kalkar. "Türkiye'yi kim yönetiyor" diye sorarlar. Siz, herhangi bir AB üyesi ülkede, her hafta en az bir kez, "siyasi ortamı" geren "askeri açıklamalar" olabileceğini tasavvur edebiliyor musunuz? Siz, Genelkurmay binasından çıkışında, kendi bakanını, en doğal "düşünce ve ifade özgürlüğü" vurgusunu ve tanımını yaptığı için "kusurlu" bulan bir Avrupalı "sivil otorite" olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Eğer, Türkiye, gerçekten AB üyesi olmak istiyorsa, Genelkurmay'ın açıklaması "talihsiz"dir. Tıpkı, 30 Ağustos gecesi, Genelkurmay Başkanı'nın kendisini yürütme, yasama ve yargının üzerine çıkaran beyanları gibi "talihsiz" olmuştur.