2001 yılının Eylül ayı da geçip gitti.
Hem de bir daha geri gelmemecesine.
Gelecek Eylül, bu Eylül olmayacaktır. Başka bir şeydir o ve eminim ki biz onu da ıskalayacağız.
Acaba dünya yüzündeki 6 milyar insanın kaçı, sadece bir kez yaşayabileceği 2001 yılı Eylül ayının tadına varabildi.
Kim başını gökyüzüne kaldırıp da yaz sonbahara dönüşürken değişen ışıkları seyretti?
Kim karıncalara baktı?
Kaç kişi göçen leylekleri fark etti, kim onlarla birlikte denizaşırı sıcak mekanları düşledi?
Öyle bir yaşama hır gürüne kaptırmışız ki kendimizi, elimizden kayıp giden günlerin farkına varmıyoruz.
Tespih tanesi gibi arka arkaya diziliyor günler. Birbirinin tıpatıp aynı.
Sabah kahvaltı, sonra iş, derken biraz kavga, biraz sevinç, biraz telaş, bolca fesatlık, bir başkasının kuyusunu kazma oyunları ve akşam.
Televizyon karşısında geçirilen uykulu saatlerde kimin kiminle fingirdeştirdiğini izlemek ve sonra cuppa yatak!
Ne için?
Ertesi gün yine aynı şeyleri tekrarlamak için.
Bu arada iç organlarınız yıpranıyor, gövdeniz pörsüyor, bakışlarınız bile eskiyor ve her gün biraz daha finale yaklaşıyorsunuz.
Ama size verilmiş olan bu yaşamın ne demek olduğunun farkına varmadan, güneşe, çiçeğe, ota, böceğe, denize aldırmadan hoyratça savuruyorsunuz bu değerli yılları.
Delfi tapınağında "Kendini tanı!" yazıyor.
İnsanoğlu kendini tanıyabilse, evren içindeki boyutunu ve sınırlı süresini kavrayabilse birçok sorun çözülecek ama hırs buna imkan vermiyor işte.
"Benim iktidarım, benim param, benim başarım, ben, ben, ben..."
Dünyada beş bin yıl önce de böyle düşünen insanlar yaşıyordu, on bin yıl önce de.
Mezarlıklar önemli insanlarla dolu!
Evren ölçeğinde bir kelebek ömrü kadar bile olmayan insan yaşamını, böyle gerginliklerle ziyan etmeye değer mi?
Bir parça alçakgönüllülük, gündelik hırslardan birazcık arınma dünyayı cennete çevirmeye yeter: Hem size, hem başkalarına.
Nefes alıp vermek, doğayı seyretmek, dalgaların sesini duyabilmek, bir çiçeği koklayabilmek başlıbaşına bir mutluluktur aslında.
Ama ne yazık ki biz bunları unuttuk.
Mutluluğumuzu başkalarının felaketi ya da yenilmesi üzerine kurma çarpıklığını yaşıyoruz.
Ve ne kadar yükselirsek o kadar artıyor mutsuzluğumuz.
Unutmayalım: Biz gideceğiz, dünya kalacak!
Kızılderili bilgelerin söylediği gibi:"Dünya insanoğluna ait değil, insanoğlu dünyaya aittir!"