Atletizm geceleri uzun ve hareketsizdi Sydney'de.. Dünya atletizminde bir duraklama, gerileme var.. Geçen yıl, başından beri bir tekini kaçırmadığım Dünya Atletizm Şampiyonası'na gitmek içimden gelmemişti. Yarışmalar hiçbir şey kaçırmadığımı ortaya koydu.. Bu Olimpiyatlarda da, durum farklı değil.. Bir tutam bal için dokuz gece uzun uzun keçiboynuzu yememek için, stadyumdaki koltuğumun önünde duran TV monitöründen Olimpiyatların başka sporlarına bakıyorum ara ara..
Bir ara, müthiş bir eskrim mücadelesine dalmışım.. Yanımdaki koltukta oturan Kenan (Onuk) dürttü..
"Hıncal ağbi, sen bu spordan anlıyor musun?" diye..
"Ne diyorsun sen?" dedim.. "Ben spor yazarlığına başladığımda, izlediğim ve yazdığım ilk sporlardan biriydi eskrim. M. Ali Ağabey, futbola çakılıp kalmamızı istemez, bizi her spora yollardı, kurallarını da öğrenmeye zorlayarak.. Daha sonra yönettiğim gazetelerde, önemine göre her spor dalını olduğu gibi, eskrimi de manşetten verirdik.."
Bugünün gazete okuyucusu, tv seyircisi, ülkemizde böyle spor dalının yapıldığından dahi haberdar değildir büyük olasılıkla..
1960'ların başında manşetten verilen eskrim, bugün tek sütunu geçin, yıldızlarla ayrılmış kısa haber değil..
Biz Ankara'da manşetten verirdik. İstanbul'da başta Cumhuriyet, Milliyet ve Tercüman, Türk sporunun öncü gazeteleri kocaman kocaman yazarlardı..
Başarıda medyanın rolü büyük.. Eskrimin yazıldığı günlerde, büyük sporcular da çıkardı.. Seyyit Mısırlı, Özden Ezinler adlarını bugün de hatırlayanlar vardır.. Özden yılın sporcusu seçilmişti hatta..
Yılın sporcusu olabilirdi o zaman eskrimciler..
60'lardan önce bir Türkiye Spor gazetesi çıkardı.. Bugünkü futbol holiganları için yayınlananlar gibi değil.. Sporun her çeşidini en geniş haberleri ve en değerli yorumları ile bulduğunuz, spor sevgisini aşılayan ve yayan bir gazete idi ve en büyük gazeteler kadar da satardı.. Ve de spor yazarı yetiştiren bir okuldu..
Ne oldu o gazetelere?.
Sydney'de yavaş yavaş bavulları toplarken düşünüyordum bir yandan, "Burada en çok neyi özleyeceğim?" diye..
Şaşacaksınız belki.. Gazete okuma keyfimi..
Bu ülkede üç büyük gazete çıkıyor, aşağı yukarı bizdeki gibi.. Her sabah odamın kapısının önüne bırakıyorlar.. Şöyle bir ön sayfalarına bakıyorum.. Bir kenara koyuyorum.. Günün en rahat saatinde, kahvemi koyup, puromu yakıp okuma keyfini yaşamak için..
Olimpiyat dışındaki haber ve yazı sayfalarını hızla geçiyorum, sadece bakarak.. Dünyada önemli birşey var mı diye.. Sadece Olimpiyat sayfalarını, haberlerini ve yazılarını okuyorum.. Pek çoğunu, çok hızlı tempo ile, zaman zaman atlayarak.. Böyle okumaya mecburum.. Çünkü fazla vaktim yok.. Çünkü böyle hızlı okuduğum halde, sadece Olimpiyat sayfalarını elden geçirmem günde ortalama üç saatimi alıyor..
Üç gazete, sadece Olimpiyat sayfaları.. Üç saat..
Öylesine harika izliyor, öylesine harika yazıyorlar ki, Olimpiyatların tüm sporlarını.. Haberler, yorumlar, anekdotlar, dedikodular.. Bilimsel ve teknik araştırmalar.. Nispeten az bilinen sporları izlemeyi kolaylaştıran kural ve tanıtım yazıları...
Ve hepsinden önemlisi.. Herbiri ayrı bir film senaryosu olacak, her birinin kahramanı başka bir Olimpik sporcu olan zafer öyküleri, dramalar ve trajediler..
Nasıl araştırılıyor, nasıl bulunuyor, nasıl güzel yazılıyor..
Bu ne biçim bir kadrodur, tanrım..
Bizim medyayı düşünüyorum..
Bizim ülkede, sadece bir tek gazeteyi dolduracak "Spor" yazarı çıkar mı acaba?.. Hepsini bir gazeteye toplasak, bir Olimpiyatı böylesine aktarabilir miyiz, okuyucularımıza..
Çim Hokeyi, tekvandodan falan söz etmiyorum..
Hani bizim atasporumuz güreş var ya.. Hem de buraya gelen en seçkinlerimiz arasında, güreşte ne olup bittiğini bilen tek kişi yoktu.. Dağıtılan skor kağıtlarını bile çözemiyorduk çoğumuz.. Kafamdaki soruları önüme gelene sordum.. Her birinden başka yanıt aldım. Doğruyu kimse bilmiyordu. Sonunda TRT'den Hüsnü Kaftan çıktı karşıma.. Eline kalem kağıt aldı anlattı da, bir güreşçi elemeleri nasıl geçer, kim nasıl, çeyrek, yarı ve ötesi finallere kalır öğrenebildim..
Bu güreş.. Ötesini varın hesap edin..
Bir Olimpiyata talip olmadan önce, Olimpiyat yapmaya hakkı olup olmadığını düşünmeli bir ülke..
Sporcun yok.. Seyircin yok.. Üç tane tesisi sekiz yıldır yapamamışsın.. Yaptığının yolu yok.. "Millet buraya nasıl gelecek?" sorusunu soran, aldıran, umursayan yok..
Hepsinden önemlisi, bir Olimpiyatı yazacak kapasitede, kalitede ve sayıda gazetecin yok..
O zaman, ben şimdi kalkıp sorarsam, "Ne hakla?" diye, sadece Nejat Uygur yanıt verebilir..
"35'e bakla!.."