Yıl, 1985 Eylül. Ruhi Su, "Ankara'nın taşına bak, şu dünyanın işine bak" dedi. Pasaport alamadı, yurt dışına tedaviye gidemedi.Yıl, 2000 Eylül. Fatih Ürek'e görevli polisler, pasaportu için 'çok
önemli kişi' muamelesi gösteriyorlar.
Haberi okuyunca şaşırmadım aslında..
"Şarkıcı Fatih Ürek de VIP(Çok Önemli Kişi) muamelesine mazhar oldu. Ürek'in bilet, pasaport ve bagaj işlemlerini, görevli polisler yaptı.. Ürek, bu imkanı Semra Özal'ın maiyeti sıfatıyla buldu. Şaşkın bakışlar altında VIP'e giren Fatih Ürek, Özal'la birlikte Kıbrıs'a uçtu.. "
Eskiler, "Vaka-i Adiye" derler..
Bence bu haber de öyle..
Yani, yeni bir şey değil..
Özellikle son 20 yılımıza şöyle dönüp bir baktığımızda "Çok Önemli Kişiler" çoktan değişmişti zaten..
VIP'ten Fatih Ürek geçmiyecek de kim geçecek?
Leyla Gencer mi geçecek, Ara Güler'mi, Suna Kan mı, Yaşar Kemal mi, Sezen Aksu mu?
Daha pekçokları gibi bu sanatçılarımız da geçemeyecek tabii..
"Görevli" polisler, elbette Üreklerin, Türütlerin, Artoların pasaportlarını takip edip, onların rahat etmesini sağlayacak...
Ama bir uluslararası toplantıya bir dünya konserine katılacak kimi sanatçı ve bilim adamlarının pasaportlarına gerekirse el konacak!
Ya da tedavi olmak üzere yurt dışına gitmek isteyen bir sanatçımıza "Dur sen düşünüyorsun, suçlusun!" denilecek ve izin verilmeyecek!
On beş yıl önce bir eylül akşamında hayatını yitiren Ruhi Su'ya yapıldığı gibi..
Doğrusu, "VIP rezaleti" haberini okuyunca bir an Ruhi Su'yu düşündüm..
1985'in 22 Eylül'ünde toprağa verilen Ruhi Su'yu..
Çok iyi bir müzik eğitimi gören Ruhi Su, yaşamını ve müziğini sürdürürken, bize türküleri sevdirirken, aryaları söylerken, ayaklarını hep Anadolu topraklarına dayamış ve bu topraklardan güç almıştı..
Yunus Emre, Pir Sultan ve Köroğlu, onun gür sesinden günümüz insanına seslenmişti..
Hep daha insancıl bir dünya için uğraşıp didinmişti.. Memleketi için de tabii..
Öyle ki Nazım Hikmet'in ünlü "Kuvva-ı Milliye" dizelerini her bulunduğu ortamda, sazıyla sesiyle en güzel, en yalın haykıran o değil miydi?.
"Dörtnala gelip Uzakasya'dan, Akdeniz'e bir kısrakbaşı gibi uzanan, bu memleket bizim.. Bizim dostlar bizim"
Ama "bizim" dediği memleketinde, türkülerinden, sözlerinden dolayı defalarca tutuklanıp hapse atıldı..
27 Mayıs'ta da 12 Mart ve 12 Eylül'de de Türkiye'yi terketmek istememiş, imkanı olmasına rağmen kolay yolu seçmemişti..
"Halkı ve yaşamı anlatan" şarkı ve türküleri yüzünden yıllar boyu iktidarların gazabına uğradı.. Menderes yönetimi döneminde, hem Opera'daki hem de Radyo'daki görevine son verildi.. Beş yıl hapis yattı..
12 Mart'ta da pek çok yazar, çizer ve sanatçıyla birlikte tutuklandı..
Serbest kaldıktan sonra yeniden türkülerine devam etti..
Ve 12 Eylül geldi çattı..
Konserleri yine yasaklandı, konuşması da..
Yurt dışı konser davetlerine de hayır demek zorundaydı, çünkü pasaport alamıyordu.. Ancak 1983 sonlarında ciddi bir hastalığa yakalandı Ruhi Su..
Ve hastalık gittikçe ilerliyordu, yurt içindeki tıbbi koşullar çözümsüz kalıyordu.. .
Bu yüzden bir kez daha pasaport gündeme geldi..
Çünkü, uluslararası üne sahip bir bilim adamından "kliniğinde tedavi görmek üzere" davet aldı Ruhu Su..
Dr. Lotse, yıllar önce bir Berlin konserinde Ruhi Su'yu izlemiş ve hayran olmuş, hastalığını duyar duymaz da çağrıda bulunmuştu..
Ruhi Su'nun yakınları, başta vefakar eşi Sıdıka Su, "bir umuttur" diyerek pasaport başvurusunu yineledi..
Bu arada zaman geçiyordu..
Özal, Başbakan, Yıldırım Akbulut, İçişleri Bakanı'ydı..
Aylar hatta yıllar geçti, "sakıncalı" Ruhi Su'ya pasaportu verilmedi..
Ruhi Su'nun dostları Başbakan ve Yıldırım Akbulut'a şifaen başvurdular..
Başbakan Özal, "elinden bir şey gelemeyeceği" cevabını veriyordu..
Bu gelgitler ve başvurular sırasında, Ruhi Su, epeyi ağırlaştı; yurt dışında tedavi, yani türkülerinin hayranı Dr. Lotse'nin kliniği "uzakta" bile görünmüyordu..
Ve 1985 yılının 20 Eylül'ünde, İstanbul'da bir hastane odasında can verdi..
Cenazesi mi?
Doğrusu, O'na çok yakışan bir biçimde uğurlandı Ruhi Su..
Cenazede bir kortej oluşmuş, gençler, yaşlılar, kızanlar, kızancıklar tabutun ardından geliyordu..
Dillerinde bir Ruhi Su türküsü, yürüyorlardı hep birlikte..
"Ankara'nın taşına bak..
Gözlerimin yaşına bak..
Uyan, uyan Gazi Kemal
Şu dünyanın işine bak..."
Bu yazıyı tamamladıktan sonra bir kez daha dünkü "VIP rezaleti" haberine baktım... "Şarkıcı Fatih Ürek de "Çok Önemli Kişi" muamelesine mazhar oldu.. Ürek'in bilet, pasaport ve bagaj işlemlerini, görevli polisler yaptı!Semra Özal'ın maiyetiyle........."
Merhaba Atİna..
Here İstanbul..
Ancak bu kadar anlamlı ve harika olurdu zaten..
Ara Güler'den İzzet Keribar'a, Arif Aşçı'dan Nikos Desyllas'a, Alkis Xanthakis'ten Sathis Efstathiadis'e bir avuç
fotoğraf sanatçısı, aylar süren "diplomatik" ve "mesleki" görüşmeler sonucu çok özel ve çarpıcı bir iş kotardı..
Ortaya "Merhaba Atina, Here İstanbul Fotoğraf Sergisi" çıktı..
75 yaşındaki Ara Güler,
40 yılın Nikos Desyllas'ıyla ayrı zaman ve yerlerde, ama aynı yürek atışıyla deklanşöre bastılar..
Onlar yani Yunanlı fotoğraf sanatçıları İstanbul'a gelip adım adım dolaştılar kalp ve beyinlerinden geçenleri kayda aldılar, bizimkiler de Atina caddelerinde "hey komşi"
deyip vizörden baktılar..
Atina ve İstanbul'da çekilen fotoğraflar birbirinden ayırdedilemiyordu..
Ara Güler bunun cevabını şöyle verdi;
"Ağaçlar her yerde yeşil, gök her yerde mavi, deniz her yerde derin..."