Türkiye bugünlerde ciddi bir iletişim ve ifade eksikliği yaşıyor. İletişimsizlik veya 'iletişim özürlü' olmak, özellikle ülkenin üst seviyelerinde ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Örneğin, bu ülkenin Cumhurbaşkanı halka televziyondan seslenmiyor. Yazılı metinleri okumak dışında, hitaptan kaçınıyor. Bunun tek sorumlusu kendi olmasa da, hükümet ile arası gereğinden fazla gergin. İvedilikle alınması gereken bazı kararlarda -niyet anlamında değil ama- sonuç itibariyle 'hız kesen' yaklaşımları var. Bu yaklaşımların çoğu 'hukukçu' şapkasıyla geliştirildiğinden, hukuk eğitiminden mahrum kalmış çoğunluk için adeta 'dokunulmazlık' taşıyor.
Geçen akşam CNN'de Lary King Live programında, ABD Başkanı adayı George W. Bush ve eşiyle yapılan söyleşiyi izledim. Bu ülke ile Türkiye'yi karşılaştırmak belki çok sağlıklı olmayabilir, ancak bir Başkan adayının kendini 'halka' ne denli beğendirmek zorunda kaldığını görmek açısından ilginçti. Yalnızca Bush değil, eşi de, bilgisi, görgüsü ve politik eğilimleri açısından bir sınavdan geçti. Yine okuduğum bir kadın dergisinde, iki Başkan adayının yazdığı bir makaleye rastladım. Bu makalede, hem Bush hem de Gore, muhtemel bir Başkanlık döneminde, kadınlara ne gibi faydalar sağlayabileceklerinin hararetli bir muhasebesini yapmaktaydı.
Devlet yönetimindeki 'ifade eksikliğinin' sebepleri farklı. İletişimsizlik kültürü zaten bazı devlet büyüklerinde alıştığımız bir stildi. Genellikle iletişimsizlik 'halktan birşeyler saklamak' amacıyla yürütülen bir politikayken, Cumhurbaşkanımız'ın tutumu, kendi kişiliğinden kaynaklanıyor. Kötü niyet taşımıyor. Bu ikisini birbirine karıştırmamak lazım. Yine de, iletişim eksikliği, devlet yöneticilerini halktan soyutluyor. Halk, toplumu ilgilendiren konularda teknik rapor okumak veya hukuki gerekçe duymak istemiyor. Sorumluların gelişmeleri bize yüzyüze aktarmasını, 'neden ve niçinleri' samimiyetle paylaşmasını tercih ediyoruz.
Öte yandan, içeriği olmayan demeç dinlemekten de bıktık. İletişimsizlik sorunu, ezberlediğimiz yaklaşımlardan öteye gitmeyen laf ebeliği ile de çözülmüyor. Aslında, Türkiye'nin siyasi, ekonomik ve toplumsal meselelerinden çok azına açık yüreklilikle eğilebiliyoruz. Ne azınlıklar, ne din, ne ekonominin gerekleri, ne de siyasi sistemimiz konusunda samimiyetle konuşabiliyoruz. Kabul gören belli bakış açıları var, kimse bunların dışına çıkmıyor. Bunları, hassasiyet olarak nitelendiriyoruz. Oysa bunlar hassasiyetten çok, sorunları çözme kararlılığımızın olmadığını gösteriyor. Kendimizi kandırma ve yüceltme edebiyatımız yüzünden olumlu adım atmakta zorlanıyoruz.
Medyanın değindiği yüzlerce konu veya internet kullanımının artması, bizim 'iletişim özürlü' olmadığımızı kanıtlamıyor. Sorunları ve politikaları yüzeyde inceliyoruz. 'O onun elini tuttu, onun ayağı kaydı, o pazara gitti, o kırgın' gibi basit cümlelerle ülkenin gidişatını anlamaya çalışıyoruz. Oysa, diğer toplumlar, belirledikleri hedeflere daha ciddiyetle sarılıyorlar. Tartışarak, uzlaşarak, en çok da paylaşarak ilerliyorlar. Liderlerinden iletişim ve vizyon bekliyorlar. Karizma ve sıcaklık arıyorlar. Bulamadıklarında da, o kişilerden veya siyasi partilerden uzaklaşıyorlar.
Devlet sorumluluğu almış kişiler, aynı zamanda topluma yönelik bir liderlik ve iletişimi üstleniyorlar. İletişim kurmak, görevlerini iyi yapmalarının doğal bir uzantısı. Toplumla paylaşmaktan kaçınan lider, halkın coşku ve tepkisini hiçbir zaman tam olarak ölçemiyor. Oysa toplumda lider konumundaki kişilerin esas görevi, bu coşku ve tepkinin aynası olmak.