


Biz köstebek miyiz arkadaş!
Zeybek donu kadar kısa olan metromuzun öğrettiği gerçeklerden biri şu.. Bu ahali rahatlamak bahasına bile olsa yer altına inmeyi sevmiyor.. Yerin altını bir durumda merak ediyor, o da gömü veya define bulma ihtimali varsa..
Bazı şeyleri sorgulamak manasız.. Olduğu gibi kabul edeceksin.. Temsil, pilavın iyi pişmişini "Tane tane olmuş.." diye tarif ederler.. Böyle tarif edildi, diye yerken pirinçleri saymamız icap etmez..
Aynı kategoriye eski futbolcu olduğu için içkinin spora zararını en iyi bilenlerden biri olan Zafer Bego'nun hallerini de eklemek lazım..
Zafer Bego'nun çalıştığı firma adına verdiği davetlere katılan sporculara içki içirmek için neden yırtındığını anlamamız da şart değil..
***
Bakın bu meseleye çok kafa yordum.. Neresinden baksanız bu sorunun cevabı bende iki senelik bir takıntıdır..
Önce Bayram Aslan Kupası maçlarında yaşadık bu olayı.. Eski futbolculardan oluşan takımların birinde oynayan Zafer, turnuvaya gelirken koca bir bira standını da arkasından getiriyordu..
Oynayacağı her maçtan önce standını saha kenarına kuruyor, maça çıkmaya hazırlanan arkadaşlarına dev bardaklarda birayı dayıyordu.. Önce "Bu bir taktik.." dedim kendime..
Belli ki milleti içirip içirip dindon edecek, sonra sahada yürüyecek hal bırakmayacak..
Bu da bir taktik..
Sporcu kısmı normal olarak kazandığı bir maçtan sonra "Başarı sarhoşu" olur.. Bugüne kadar Zafer'in oynadığı takımların bir başarı kazandığı görülmediğinden böyle bir taktik yapıyor galiba..
"Başarı sarhoşluğu" duygusunu tattırmak için milleti maçtan önce içiriyor..
Geçenlerde yine böyle bir tanıtım daveti verdi.. Tuborg biralarının Halkalı'daki binasına gittik.. Davetlilerin yarısı eski futbolcu.. Fener'den Cem, Müjdat, Serkan, Rıdvan; Galatasaray'dan Çilli Mehmet, Cüneyt, Tanju; anlayacağınız ünlü futbolcu olarak kimi aramışsanız orada hazırdı..
Herkesin elinde bir bira kupası kafa çekiyor.. Saat öğleden sonranın dördü.. Sporcu ruhu taşıdığımızdan biz de katıldık aralarına.. İki saat içinde ne içtiysek içip ayrıldık..
Altıda çıktığımız Halkalı'dan Levent'teki eve dokuzda dönebildik.. Allahından bul demiyorum Zafer Bego.. Ama sebebini sormasam da kafaya takıyorum..
***
Takıntısını yaptığım konuların biri de İstanbul'un kışa girerken halleri..
Allah hükümet adamlarından razı olsun.. Koca yazı bize toz yutturmadan geçirdiler, tam okulların açılacağı haftaya gelindi.. Birileri bir işaret verdi..
Karayollarının, belediyelerin ne kadar aracı varsa yollara dalıp; köstebek gibi eşmeye başladı.. Koca İstanbul bir hafta içinde düşman uçakları tarafından bombalanmış gibi delik deşik oldu..
Üç şeritli yollar tek şerite indi.. Trafik yükü bilmem neye bindi.. Sonunda vatandaş balatasını sıyıracak noktaya geldi.. Bizim İstanbul ilavesinin paşası Erdal Abi duruma el koymak zorunda kaldı..
Onun bulduğu çare de akla ziyan birşey ama yine de çare.. "Araçlar plaka numarası sırasıyla haftada bir gün trafiğe çıkmasın.."
İyi çıkmasın da evinden otuz kilometre uzaktaki iş yerine gidecek vatandaş ne yapsın? Bunun cevabı yok.. Zaten bizde fikir bir işe çare olmak üzere üretilmez.. Boş zamanları değerlendirmek üzere üretilir..
Bu da öyle bir fikirdi işte.. Gelin görün ki trafiği idare edenler, bu fikri ciddiye alıyormuş gibi yaptılar.. Elleri mahkum.. Almasalar gazetenin tepesinde hergün bir köprü trafiğini gösteren fotoğraf çıkacak..
Altına da "Tıkandık, felç olduk, halimiz perişan.." gibisinden vatandaşın aklına karpuz kabuğu düşürecek kıvamda laflar yazılacak..
Akıllar güzel ama..
Ayrıca hükümet adamları ile medya leşkerleri arasında "yazılı olmayan" ancak her daim yürürlükte olan bir kural vardır.. Medya fikri sallar.. Hükümet adamları ciddiye almış gibi yapar..
Böylece arada kalan vatandaş da bir şeylerin değişeceği duygusuna kapılır..
Nitekim bizim "Araçlar trafiğe nöbetleşe çıksın.." fikri de böyle kabul gördü..
Trafikçiler fikri çok beğenmiş gibi yaptılar.. "Amanın bunlar ne güzel akıllar, uygulayalım da İstanbul kurtulsun.." deyip kolları sıvadılar.. İyi de vatandaşı trafikten nasıl engelleyeceksin?
Ortada ne bir düzenleyici yasa var ne de böyle bir fikri uygulayacak hazırlık.. Kurnaz bürokratın biri yine gazete ekinin aklına uyup broşür bastırdı..
O broşürler polislerin eline verildi.. Onlar da sürücülere dağıtmaya başladılar.. Polis-medya işbirliği ile icraat yapılıyor ya! Televizyoncular da tepelerine tünemiş..
Polis sağa çektiği aracın sürücüsüne bir broşür uzatıp "Lütfen aracınızı haftada bir gün trafiğe çıkarmayın.." ricasında bulunuyor.. Sağa çekildiği için ödü şeyine karışan sürücü böyle bir rica üzerine afallıyor..
Polisi ve arkasındaki kameramanın gayretini gören sürücü de nasıl bir tiyatro oynandığını anlamasa bile korunma güdüsü ile ortama uyuyuyor;
- "Yemişim ben sizin ricanızı.." diyemediğinden;
- "Aaaa! Lafı mı olur? Haftada birgün yayan geziveririm.." deyip paçasını kurtarıyor..
***
Bu arada Belediyemiz de dünyanın en güdük metrosunu hizmete sokup devreye girdi.. Topu topu sekizbuçuk kilometrelik metro.. "Eh!" dedik.. "Hiç değilse Nişantaşı ile Şişli'nin yükünden bir kısmını alır.."
"Vatandaş azapta, şeytan gazapta.." fikrinden giden büyüklerimiz, sevinme ihtimalimize karşı tedbirini almış meğer.. Metro'nun Şişli durağını alıp Mecidiyeköy'e dikmişler..
Taksim'den Şişli'ye gitmek istediğinizde metrodan iniyorsunuz.. Başınızı tünelden çıkardığınızda bir bakıyorsunuz ki Mecidiyeköy'desiniz.. Bu da hoş bir sürpriz oluyor..
Oradan Şişli'ye yaya olarak devam ederken kentimizin şirin semtlerinden Mecidiyeköy'ü de ziyaret etmiş oluyorsunuz..
Ben kişisel olarak Metro'nun bir hayrını görmedim.. Açıldığı günden beri de İstanbul trafiğine bir düğüm daha atıldığını biliyorum.. Yine de yazıya girerken saydığım sebeplerden dolayı tavrım değişmez..
Yani kendi başıma oturup "Bu iş neden böyle?" diye sormam.. En azından yapılması beklenen Mecidiyeköy durağının Sefaköy'e dikilmesini beklerim.._