Yönetilen mesleksiz halk yığınlarında olduğu kadar, Hazine'den geçinmeli yönetici kadrolarda da, "hukuk bilinci" gelişip billurlaşmış değil maalesef; tıpkı tarih bilinci gibi...
20. Yüzyılı da acı bir fiyaskoyla köküne kadar ıskalayıp, Yunanistan düzeyinde bir Avrupa Birliği üyesi bile olamamanın baş nedenlerindendir, gerek "hukuk bilinci"nden yoksunluk, gerek "tarih bilinci"nden yoksunluk...
Önce gelelim "hukuk"un tanımlanmasına: Hukuk, insanlığın ortak huzurunu güvence altında tutmaya dönük evrensel ilkeler matematiğidir.
Ta 1215 tarihli "Magna Carta Libertatum"dan uzantılı, "maddesiz suç olmaz" ilkesinde örneklendiği gibi...
Türkiye, kendi tarihi içinden böylesi bir "hukuk" süzülmüşlüğünü çıkartamadığı içindir ki; Lozan antlaşması gereği, Avrupa'da uygulanmakta olan temel yasaları, Türkçe'ye Ğbazen yalan yanlış- çevirip, benimsemek zorunda kaldı.
Örneğin Ceza Yasası, o zamanki faşist İtalya'dan; Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası'yla Ticaret Yasası Almanya'dan; Medeni Yasa İsviçre'den alındı...
Ve yine maalesef Türkiye, doğru dürüst çağdaş bir Anayasa bile yapamadı kendisine... Uygulanmakta olan Anayasa, dünyadaki tüm hukuk fakültelerinde Anayasa Hukuku'ndan sınıfta kalır...
Neden Türkiye, bu kadar dışında kalmıştır hukuk'un? Halk kitleleri, Padişah kulluğundan arınıp vatandaş olamadıkları; yöneticiler de "Padişah despotluğu" megalomanisinden kurtulup, hukuk ilkelerinin evrensel matematiğiyle bütünleşemedikleri için; diyebiriliriz...
Tek parti dönemi anayasasıyla çok partili düzene geçilmesi de bunun bir kanıtıdır; 1980 askeri darbesi liderinin, "asmayalım da, besleyelim mi" türünden açıklamalar yapması da; Süleyman Bey'in, Hazine arazilerini dilediklerine verirken, uğradığı eleştirileri "verdimse ben verdim" diye yanıtlaması da...
Başbakan Ecevit koalisyonunun çıkardığı "kanun hükmündeki kararnameler"den ikisinin; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından, Anayasa'ya aykırı bulunarak geri çevrilmesini, Çankaya ile Başbakanlık arasında bir kriz gibi değerlendirmek de; Türkiye'nin ne ölçüde "oligarşik" bir koşullanmaya saplanıp kalmış olduğunu gösteriyor...
Hadi diyelim Hükümet, gerek gördüğü yasaları Parlamento'dan kolayca çıkartamadığı için, "kanun hükmündeki kararnameler"le sürdürmeyi yeğliyor yürütme görevini...
Bu kararnameler'i, mevcut Anayasa'ya uygun olarak çıkarma titizliğini neden göstermiyor?
Böyle bir titizliği Hükümet göstermiyor da, Cumhurbaşkanı gösteriyorsa; neden bunun adı "kriz" olsun?
Şimdi Hükümet çevrelerinden esen hava o ki; mevcut Anayasa'ya uyum konusunda koalisyon kabinesinin göstermediği titizlik, Cumhurbaşkanı tarafından da gösterilmesin isteniyor...
Kuzum Tanrı aşkına:
- Bizim göstermediğimiz titizliği sen de gösterme; denebilir mi, Cumhurbaşkanı'na?
Kaldı ki, o makama o hak yine Anayasa ile verilmiş... Böylesi bir "hukuk bilinci"nden yoksunluğa ancak bizde rastlanabilir.
Devlet Bankaları'nın özerkleştirilmesi, Avrupa Birliği yolunda hayati bir adım... Bu kesin. Böyle hayati bir uygulama, ancak hukuksal tutarlılığa boş verilerek mi, gerçekleşebiliyor Türkiye'de?
Eğer öyleyse, bir hukuk devleti yapılanmasıyla, başındaki Bey'in iradesine bağlı bir aşiret arasındaki farkı, söyleyebilir misiniz bana lütfen?
Gelen haberlere bakılırsa, gösterdiği hukuk titizliğinden ötürü Cumhurbaşkanı'nın nasıl bir yöntemle değiştirilebileceği dahi düşünülüyormuş...
Cumhurbaşkanını değiştirmek yerine, Anayasa'yı değiştirmeye nedense kimse yanaşmıyor. Çünkü galiba bizim politikacılar, kendi egemenliklerinin, hukukla çerçevelenmesinden hoşlanmıyorlar...
Öyle ya; Padişahlar, hukukla mı yönetirlerdi Osmanlı kullarını?
Zaten Adalet Bakanlığı'na Bütçe'den ayrılan binde 7'lik pay da, bunu göstermiyor mu? Tabii Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda...