Türkiye'nin aydınları bile "küreselleşme" ve "yabancı sermaye" kavramlarını anlamakta güçlük çekiyor.
Şöyle düşünenler var:
"Eskiden emperyalistlerin topu, tüfeği, askeri vardı, geri kalmış ülkelere bunlarla giriyordu. Şimdi IMF'si, Dünya Bankası ve uluslarası sermayesi ile giriyor. Ülkeler, uluslararası sermaye tarafından yoksullaştırılıyor."
İlk bakışta, bağımsızlıkçı görünen cilalı bir yaklaşım.
Fakat bu görüş "modern gericiliğin" son versiyonudur.
Türkiye, kişi başına 3 bin dolar ile yoksul bir ülke mi? Evet!
Peki, Türkiye'yi yabancı sermaye mi yoksullaştırdı? Hayır!
Çünkü Türkiye'de yabancı sermaye yok! Hiç de olmadı!
Türkiye, milli sermayesi yeterli derecede birikemediği, birikip de, bilgi ve emek ile üretimde rasyonel biçimde birleşemediği için yoksul...
Hal böyleyken, ekonomiye "teknoloji, canlılık, kan ve oksijen" kazandıracak yabancı sermayeye de karşı çıkınca, yoksulluğun devamından yana parmak kaldırmış oluyoruz.
"Kurtarmış" ülkerin hepsine bakın, hepsi de yabancı sermaye ile akılcı bir ittifak içinde...
Çünkü, modern dünyanın yeni kalkınma ve refah programı budur.
Yabancı sermaye düşmanlığının altında, malum Sevr korkusu, yatıyor.
Halbuki Türkiye, bağımsızlığını artık kaybedemeyecek kadar güçlü bir ülke...
"Sevr hortlakçıları" bu gerçeği görmemekle, Türk ulusuna ayrıca hakaret etmiş olduklarının farkında bile değiller.
Uluslararası futbol başarılarına alışmıştık, altı tane yiyecek düzeyde değiliz diye içimiz acıdı...
Ardından, Galatasaray, Rangers'e 3 tane çekti.
Meseleye soğukkanlı bakınca, futbolun her türlü "süprize" açık olduğunu kabul etmek zorundayız.
Leeds, fena bilenmişti. Beşiktaş "seyircisiz"di. Biraz da "acemi ve genç topçularla" mücadele ediyordu.
Galatarasay ise biraz daha "usta ve alışmış" durumdaydı. Beşiktaş'ın biraz daha pişmesini bekleyeceğiz. Yoksa çok iyi top oynuyor.
Özetle, karamsarlığa kapılmanın alemi olmadığını düşünüyorum.
Spor, ahlakın, yeteneğin, tecrübenin, kondisyonun ve güncel eforun ortaya konulduğu estetik bir rekabet ise, "üzüntü" abestir.