Metin Akpınar'ın "Abuzer Kadayıf" adlı filminin ilk gösterimine gittim önceki gece. Cemal Reşit Rey Konser Salonu hıncahınç dolmuştu. Ara boşluklarda bile oturanlar oldu. Bir film gösterimi için hoş bir manzara.
Hemen söyleyeyim, filmi beğendim. Konu absürd. Yer yer abartılı sahneler var, bazen mantık zorlaması yapıyorsunuz, ama günü göstermesi açısından özellikle, müthiş bir film.
Senaryo alışılmadık ama tanıdık. Çift kişilikli biri. İlk kişiliği son derece sakin, bilgi yüklü bir profesör. İkinci kişilik ise günümüzün yükselen değerini (!) temsil eden bir türkücü.
Birinci kişilik ikinci kişiliği yaratmış aslında ve aslında çok iyi de kontrol ediyor. Ama görüyoruz ki giderek ikinci kişilik, üstelik bir ideal uğruna, çok kutsal bir dava uğruna birinci kişiliği eziyor. Can alıcı nokta burada. Yükselen (!) değerin egemenliği..
Türkücünün İbrahim Tatlıses'e benzemesi önemli değil. Zaten filmin teması kişi üzerinde değil, toplum davranışı ve tepkileri üzerine kurulu. Abuzer Kadayıf tipi, toplumla dalgasını geçiyor. "Siz bundan anlarsınız" diyor, her olayı alabildiğine aşağı çekerek, bayağılaştırarak sunuyor.
Film boyunca çok bildik olaylarla karşılaşıyoruz. Bir türkücünün sıfırdan başlayıp yükselmesi, toplumun yoğun bir bayağılık bombardımanı altında nasıl dejenere olduğu, iyi olan herşeyin nasıl değersizleştiği çarpıcı ve tabii ki komik biçimde yansıyor. Filmi izlerken öfkeleniyorsunuz, "aman Tanrım nasıl da bu hale geldik" diyorsunuz. Sonra kendinize geliyor ve aslında bütün bunların bir parçası olduğunu farkederek ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz.
Metin Akpınar Abuzer Kadayıf rolünü başarıyla sergiliyor. Zaten bunun aksini düşünmek de mümkün değil. Talat Bulut'u hiçbir filmde böyle görmediniz, çok şaşıracaksınız. Sibel Turnagöl çok hoş ancak sanki bu rol için fazla genç kalmış, o rol için biraz daha yaşlı ve hatta biraz da kilolu bir sanatçı olmalıydı bana göre.
Tunç Başaran bu filmde de başarılı. Kandemir Konduk'un senaryosu da yine kuvvetli. Filmi beğendiğimi tekrar ediyorum, ancak konu da, işleniş biçimi de pekçok kimseyi şaşırtabilir. En iyisi gidin görün, kararı siz verin.
Adı üstünde bu film. Filmin hiçbir yerinde bu "İbrahim Tatlıses'tir" denmiyor. Ama izlerken gözünüzün önüne hep İbrahim Tatsıles geliyor. Tamam da, dünyanın her yerinde bu böyle. Çok taze bir örnek vereyim, geçen kış Primary Colors adlı bir film oynadı. Filmdeki kişinin Clinton olduğu herkes tarafından biliniyordu, ama Clinton bu filmi önlemeye falan kalkmadı. Çünkü bunu yaptığı an ne büyük tepkiyle karşılaşacağını biliyordu.
Özel Timler büyük şehirlerde görev yaptı
* Faili meçhullerle ilginiz var mı?
Çok vahim bir iddia. Sayın Demirel yok dedi geçti, keşke sahiplenseydi.
* Sizin Kürt işadamları ilgili sözleriniz dikkat çekmişti?
Onları ben kendi kendime söylemedim ki!
* Nasıl söylediniz?
O bilgiler devletin en önemli makamlarında konuşuldu.
* Nerelerde mesela?
Milli Güvenlik Kurulu'nda da konuşuldu. MİT'ten gelen bilgiler de vardı.
* Siz açıkladınız ama?
Biz onları korumak istiyorduk.
* Kimden?
PKK'dan, çünkü pekçok işadamından tehditle para sızdırıldığını biliyorduk, bu bilgiler bize geliyordu.
* Ama öldürülenler var?
Bununla bağlantı kurmak doğru değil, madem öyle kim ne biliyorsa söylesin.
*Sözleriniz etkili olmuş olamaz mı?
Böyle talimat nasıl verilir, benim verilmeyecek hesabım yok ki.
* Peki özel tim niye kuruldu?
Özel tim benim zamanımda kurulmadı ki, zaten vardı.
* Ama siz çok görev verdiniz, hatta Demirel sizi uyarmış?
Bu nasıl mantık anlamadım, bu kararı ben vermiyorum ki, yine ilgili tüm birimler birlikte karar veriyorlar.
*Özel tim neden görevlendirildi, asker yok muydu?
Bakın kimsenin söylemediği bu. Şimdi unuttunuz, o dönemde terör büyük kentlere kayıyordu. PKK'nın amacı turizmi öldürmekti. Antalya'da, İstanbul ve İzmir'de eylemler oluyordu.
* Evet?
Asker büyük kentlerde operasyon yapamaz ki, sistemi müsait değil, zaten onlar da bunu biliyorlardı.
*Yani asker de kabul etti?
Mesele o değil ki, terörle mücadele için birşeyler yapılması gerekiyordu; oturuldu karar verildi.
* Bir de sizin ülkeye bela olduğunuz iddiası var?
Sayın Demirel onu da geçti ama Yekta Güngör Özden de söylüyor.
* Ne diyor?
İşte o kitapta var yine, Yekta Güngör Özden de Demirel'e bu kadın bela oldu demiş, Demirel de evet demiş.
* Evet, bunu biliyoruz?
Yani, Demirel yok böyle bir şey dedi ama, Yekta Güngör Özden de aynı şeyi söylüyor. Demek o zaman aralarında böyle konuşuyorlardı.
* Özden neden bela diyor sizin için?
O zaman özelleştirme kararları iptal ediliyordu. Türkiye'ye çok zarar verdiler.
* Nasıl zarar?
Örneğin PTT'nin T'si nedir bilinmiyordu. Değeri 20 milyarın üzerindeydi. Yekta Güngör Özden bunu durdurdu. Ben de çok ısrar ediyordum.
* Edebilirsiniz, ne var?
İşte Yekta Güngör Özden düşüncesine göre ben bela oluyorum yani. Çünkü özelleştirme istiyorum.
* O istemiyor muydu?
Elbette, yoksa neden herşeyi durdursun.
*Şimdi hızlı gidiyor ama?
Evet, çok güzel de, o gün özelleştirmeyi Anayasa Mahkemesi'ne götürenler şimdi bunu kurtarıcı reçete olarak sunuyor.
* Sonuç iyi olsun da?
Tabii ben de öyle düşünüyorum da, Türkiye'ye bunca zaman ve para niçin kaybettirildi onu da sormak istiyorum.
* Özer Bey bir davadan beraat etmiş?
Evet, mal varlığı konusunda yalan beyanda bulunmaktan.
* Başka dava kaldı mı?
Bilemem, ama biz Meclis'te parmakla beraat etmiyoruz.
* Nasıl, Meclis'te aklanmadınız mı?
Onun önemi yok, Meclis'te parmakla yapılan oylamaların çok daha önemlisi bağımsız mah-kemelerde görüldü, hepsi beraat kararı verdi.