Galatasaray-Sturm Graz maçı, Galatasaray açısından tam bir uyuzluk oldu. Ankara egemenlerinin kendi kendini övüp durmadan ibaret demode ve arabesk uslubunu çok gerilerde bırakarak; global bir kompozisyon içinde tam 21. yüzyıllı bir Avrupa Birliği futbol takımı olduğunu kanıtlayan Galatasaray'ı; öylesine alışmıştık ki, üst düzey başarılarından ötürü göğsümüze basmaya...
Avusturya önünde uğradığı kalite dışı bozgun, onu yeniden verimsiz bir Şark dermeçatmacılığının hurdalığına süpürdü...
Eskiden yurt dışı futbol karşılaşmalarını izlerken, bizimkilerin nasıl olsa yenileceği varsayımıyla geçerdik TV ekranlarının karşısına...
Bilirdik ki, mesleksizlikle ezilmişlikten kökenlenen hamasi bir coşku edebiyatı, öteki tüm dallarda olduğu gibi, hiç mi hiç yetmez teknik bir futbol yaratmaya da...
Galatasaray'ın üst düzey yabancı futbolcularla globalleşmesi, bir anda dünya futbolu içinde şahlandırmıştı takımı... Alışık olmadığımız uluslararası spor zaferleriyle çınlamaya başlamıştı Türkiye...
Şayet sevinç gösterisi olarak patlatılan tabancalarla, kaza kurşunlarına kurban gidenler de olmasa:
-Galiba çağdaşlaşmaya futbolla başlıyoruz, diyecektik nerdeyse...
Beşiktaş'ın olağanüstü futbol virtuozitesinden sonra Galatasaray'ın Sturm Graz önündeki döküntü çapsızlığı, şapkamızı önümüze koyup bir kez daha düşünmemizi gerektiriyor. Biz neden yüzyıllardır süre gelen başarı açlığımızı doyuma ulaştıracak bir kalite ve kapasiteyi kurumlaştırıp, sürekliliğe kavuşturamıyoruz?
İnanın ki, bunun en temeldeki nedeni, bireylerin mesleksiz ve sadece pratik zekalarına güvenerek yaşamıyı doğal kabul etmeleri... Hayatı kadere ve şansa bağlı bir rulet masası olarak görünce de, eziklikten bir türlü kurtulamayan yığınlar; başarı açlıklarını futbol zaferlerinde tatmin etmeye kalkıyorlar... Herhangi bir başarı karşısında sevinçten deliye dönüyor, bağırıyor çağırıyor; ama kalite ve kapasiteyi bir türlü kurumlaştıramıyorlar. Yoksa Galatasaray, o kadar büyük şahlanışlardan sonra, öylesine döküntü bir mahalle takımı görüntüsü vermezdi...
Mesleksiz genç insan yığınlarını, sanki ortaçağlarda bir cihan fethine hazırlıyormuşcasına, bitmez tükenmez bir hamaset edebiyatıyla pompalayıp durmaya gelince...
20. yüzyılda peşpeşe yaşanılan Dünya Savaşları dönemi kapandı. Ne II. Wilhelm'in gereksinmesi kaldı, Enver Paşa'nın bol sayıdaki ucuz köylü taburlarına, ne de Washington'un...
Ama o dönemlerden kalma hamaset edebiyatı hâlâ sürüp gidiyor iç politikada..
Herkesin kendini gizli bir kahraman olarak görme hipnozunu, ulusal gelir dağılımındaki korkunç uçurumla yanyana getirirseniz; ve bir de buna parasal başarılarda; meslek yerine, pratik zekanın ağır bastığı inancını eklerseniz; Türkiye'yi tüfekli tabancalı, faili meçhul cinayetli mafyalaşma salgınlarından arıtmak kolay olabilir mi?
Maçlardaki galibiyetlerin yarattığı mutluluk süpapları dahi yetmez buna; hatta paparazzi oyalamaları dahi...
Yerde alıp gökte yeme megalomanisi, 20. yüzyılı da ıskalamışlığın tefrikasını, -Galatasaray'ın uğradığı bozgun benzeri- yeni fiyaskolarla sürdürmesin isteriz.. Gönlümüz bunu diler ama, dilemek yetmiyor ki...