17 Ağustos'taki büyük felaket yüzbinlerce yurttaşımızı evsiz bıraktığında devlet, açıkta kalanlara başlarını sokacak bir yer bulmayı görev bildi. İlk anda çadır ve barakayla geçici çözüm sağlarken, bir yandan da kalıcı konutlar için kolları sıvadı. Depremde evi yıkılan herkese 6'şar milyar lira ödedi.
Aslına bakarsanız, depremde devletin bir suçu yoktu, zararı tazmin diye bir sorumluluğu da yoktu. Ama buna rağmen, böyle bir zamanda vatandaşını kendi kaderiyle başbaşa bırakmak kamu vicdanına sığmayacağından, "Ne yapalım, Allah'ın işi.." deyip bir kenara çekilmedi.
Ama aynı devlet, üstelik de doğrudan doğruya kendi sorumluluğu altında olan bir başka olayda, yüzbinlerce vatandaşının evsiz barksız ortada kalmasına seyirci kaldı ve hala da kalıyor...
Konuyu hepimiz biliyoruz. 90'lı yıllar boyunca Güneydoğu'yu kasıp kavuran terör yüzünden, resmi rakamlara göre toplam 3428 köy güvenlik gerekçesiyle boşaltıldı. 375 bin kişi köylerini, evlerini, tarlalarını, hayvanlarını geride bırakıp göç etmek zorunda kaldı. Boşaltılan köylerdeki evlerin çok büyük bir kısmı, PKK militanları tarafından barınak olarak kullanılmaması için tahrip edildi.
Bu politikanın doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılabilir. Ama devletin, kendi kararıyla ve güvenlik ihtiyaçları için yıktığı bu evleri tazmin etmek zorunda olduğu tartışılabilir mi?
Evsiz bıraktığı, bir anlamda güvenlik gerekçesiyle "istimlak ettiği" o evlerin sahiplerine ya evin bedelini ödemek, ya da yeni ev vermek zorundayken, yıllardır kılını kıpırdatmaması, onları sığındıkları akraba evlerinde ya da büyük şehirlerin tek göz odalı kira evlerinde tamamen kaderleriyle başbaşa bırakması affedilebilir mi?
Aslında devletin, güvenlik gerekçesiyle köyünden çıkardığı o insanlara, daha çıktıkları gün kalacak bir yer ve geçinme imkanı sağlaması ya da kaybını karşılayacak bir tazminat ödemesi gerekirdi. Bunu yapmak, doğal felaketlere uğrayanlara "yardım elini uzatmak" gibi bir vicdani görev değil, doğrudan doğruya bir yükümlülüktü.
Bu yapılmadı. Evini ve geçim kaynağını kaybetmiş yüzbinlerce (Göç-Der'e göre ise 1 milyon 700 bin) insan yıllarca büyük kentlerin varoşlarında yarı aç yarı tok tutunmaya, akraba ve hemşehri dayanışmasıyla hayatta kalmaya çalıştı.
Şimdi bu ailelerden bir kısmı, yerleşim yasağının kalktığı bölgelerde köylerine geri dönüyor. İşin acısı devlet yine bir şey yapmıyor. İçişleri Bakanı Tantan'ın geri dönüş projesi için ayrıldığını söylediği 2 trilyon 800 milyarlık bütçe henüz ortada yok ama olsa bile bu paranın 150-200 haneli bir köyün yeniden inşasına ancak yeteceği belirtiliyor.
Gönderilen ufak tefek bazı yardımların gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştığı konusunda da ciddi kuşkular var. Örneğin, Hakkari Göç-Der Temsilcisi Nazım Çiftçi, "Göç mağdurlarına dağıtılmak üzere Hakkari İl Valiliği'ne gönderilen 450 koyun ve 1000 arı kovanının, tamamı korucu olan Dorankaya korucu köyüne dağıtıldığını; bütün halkın tepkisine rağmen iki defa yapılan bu yardımda aynı yolun izlendiğini" iddia ediyor.
Köye dönenlerin büyük bir kısmı 6-7 şiddetinde bir depremden çıkmışa benzeyen köylerinde kendi kurdukları derme çatma barakalarda, çadırlarda yaşıyorlar.
Ve eminim ki, keşke terörzede olacağımıza depremzede olsaydık, diye yakınıyorlar.
Depremzedelere hiç değilse günde üç öğün yemek gidiyordu, bunlara o da gitmiyor. Depremzedelere çuval çuval giyecek, malzeme gidiyordu; onlara giyecek de ulaşmıyor.
Belki de hepsinden önemlisi, depremzedeler, bütün Türkiye'nin kalbinin kendi yanlarında attığını hissediyordu.
Oysa onlar çok yalnız. Türkiye onların farkında bile değil.
Göç-Der Bülteni'nin arka kapağındaki o mahzun çağrı, bu yalnızlığı ortaya koyuyor:
Açık havada yaktığı bir ateşin üstünde bir şeyler pişirmeye çalışan bir kız çocuğu resmi ve bir slogan: "Bağışlayacağınız ihtiyaç fazlası bir giyim bir ihtiyaç sahibini ısıtabilir. Şimdi dayanışma zamanı!"