İnsanın o güne kadar ne yaptığını, nerede yanlış yaptığını, hangi doğrulara asılmaya devam edeceğini kendi içinde tartıştığı dönemler vardır. Anlamlı günler, bunun yapılabilmesini kolaylaştırırlar. Öyle günlerde bu kendiliğinden olur.
Bugün ülke ve toplumca (ve dünyaca) geldiğimiz noktada, bir "bireysel muhasebe" yaparken, vardığımız ve sımsıkı durmaya kararlı olduğumuz nokta, "demokrat" konumudur. Ulusumuz için "demokrasi" arayışıdır.
Bu, o kadar kolay, basit ve çilesiz bir nokta değildir. Bir parçası olmaya çalıştığımız Avrupalı kimliği içinde yer alan birçok ülke ve toplum açısından, pek olağan gibi gözüken konum, bizim için bir "olağanüstü" durum.
Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, adli yılı açış konuşmasını, basında yer almayan boyutlarıyla yayımladığı "Özlenen Demokratik Türkiye" adlı kitabında şu satırlara yer vermiş:
"İnsanın gelişimi için demokratik toplumun, kendini devletten yararlanmaya adayan uslu yurttaşlara değil, her şeyi, bu arada kurulu düzeni yüksek sesle Sokrates'çe sorgulamayı alışkanlık edinen ve ödev bilen, kendini ciddiye alan, onurlu bireylere gereksinmesi vardır. Demokratik rejim, rejimlerin en yüreklisidir. Yalnızca ilgi uyandırmayan, tedirgin etmeyen değil, tersine, toplumu inciten ve sarsan görüşlerin de sergilenmesine izin verir. Düşünceler karşısında yan tutmaz, hiyerarşi gözetmez. İyi/kötü, yanlış/doğru seçimini bireye bırakarak, halkın değerlendirme hakkını teslim eder; gelecek kuşakları bağlamaz. İnsan onuruna, birey sayısınca gelişme odağı bulunduğuna, tartışılan düşüncenin gerçeğe en yakın olduğuna ve de insana/halka inanır. Halkı bön, bilgisiz yerine koymaz. Halkın, dinleme ve değerlendirme hakkını tanır. İşte, ancak halkına güvenen ve korkularını yenen böyle bir Türkiye sorunlarını çözebilir."
Bu durumda "rejimlerin en yüreklisi" olan demokratik rejimi yerleştirmek için, "kendini devletten yararlanmaya adamayan", tersine "herşeyi, bu arada kurulu düzeni yüksek sesle sorgulamayı alışkanlık edinen ve ödev bilen, kendini ciddiye alan, onurlu bireyler"in yani "uslu durmayan bireyler"in sayısının da artması gerekir.
Bugün bir "bireysel bilanço" çıkarır, bir "bireysel muhasebe" yaparken, "aynaya baktığımda" gördüğüm "devletten yararlanmaya adanmamış" bir hayatın yansıması; "herşeyi, en başta kurulu düzeni yüksek sesle sorgulamayı alışkanlık edinmiş" bir kimliğin portresi. "Kendini ciddiye alan" ve bir "onurlu" birey profili.
Aynaya baktığı zaman, aynı yansımayı görenlerin sayısı arttıkça, topluma ve tarihe diktiğimiz işaret fenerleri çoğaldıkça ve saçtıkları ışık büyüdükçe, Türkiye'nin istediğimiz, özlediğimiz bir "demokratik Türkiye" olabilmesinin yolunu da kısaltmış olacağız.
Bu, bir yanıyla çetin bir mücadelenin de konusu. Ve bu mücadele, artık dışarıdan da açık seçik görülebiliyor. Nitekim, Le Monde Diplomatique'in Eylül sayısında Eric Rouleau imzalı yazının içine gömülmüş bir kutu "'Demokratlar 'cumhuriyetçiler'e karşı" başlığını taşıyor. Türkiye'de Avrupa Birliği ekseninde cereyan eden karşılıklı saflaşmayı genelleştiriyor ve kategorize ediyor. Yazının tümü okunduğunda, "demokratlar" safındaki konumumuzun belirgin biçimde içerden ve dışarıdan görüldüğünü ve anlamlandırıldığını anlıyoruz.
"Birey" ya da "insanoğlu"nun, kaçınılmaz olarak "zaafları" da mevcuttur. Bu "zaaflar"dan biri, farkedilmek ve anlaşılmak arzusu olsa gerek. Elde edilen konum, ne kadar meşakkat taşırsa taşısın, ne denli umut kırıcı ve insanı sık sık kötümserliğe düşürücü olursa olsun; gösterilen çabanın ve "duruş"un farkedilmesi ve anlaşılması haz veriyor. Mutluluk vesilesi olabiliyor.
Bir "bireysel muhasebe" dönemecinde, böyle bir "armağan" almak hoş bir duygu.