


Yaşasın parkımız oldu!
Ahmet Priştina'nın bu işte bir günahı vebali yok... Çünkü projeyi Burhan Özfatura başlattı, ihale onun üzerine kaldı, o da olabilecek en kısa noktada ibretlik operasyonu böyle kapattı.
Ala-ü vala ile açılan İzmir Kordon Park'tan söz ediyorum.
Ben hayatımda henüz bu kadar akla, hayale, hafızaya, metamatiğe ve doğaya aykırı bir proje ne duydum ne de gördüm.
Özfatura başlattı bu işi, sonra sakat doğmuş çocuğu Priştina'nın kucağına koydu.
Tam akraba evliliği!..
Dünyada denizi doldurarak kendisine "park" yapan başka bir ırk var mı, siz biliyorsanız söyleyin.
Üstelik parkta bir tane bile ağaç yok, önümüzdeki yaz İzmir 45 derece ile yanmaya başladığında o parkta kimler gezecek merak etmekteyim...
Ayrıca gezerken, "pislik götüren" denizin kokusuna nasıl dayanılacak o da başka bir konu...
Priştina, baktı olmayacak, doldurulan yeri park yaptı, çıktı işin içinden...
Onun günahı değilse de finale bakın, trilyonlarla deniz dolduruluyor, sonra park yapılıyor!
Şimdi aslında, deniz niye dolduruldu beyler diye, bu işe girişenlerin yakasına yapışmak gerek...
Basit bir soru:
Park için İzmir'in denizi doldurulur mu?
Ha, denizin zaten içine ettik, tümden doldursak ne fark eder, diyorsanız o çok daha büyük bir skandal zaten...
Peki, madem bir kere başlanmış, neden Güzelyalı yoluyla birleştirilmeye gidilip, hiç değilse trafiğin rahatlamasına izin verilmiyor, o da ayrı bir kabus!..
Ekonomik olarak yıllardır ihmal edilen İzmir'e, iş için yatırım yapılması icap ederken, deniz doldurulup "park" için para dökülmesine razı olmak için delirmiş olmak gerekiyor.
Ama delilere haksız etmeyelim bunu deliler bile yapmazdı.
İzmir benim memleketim.
Ama beni o parkta bir tek İzmirli bile gezerken göremeyecek, söz veriyorum.
Baba
Demirel, olimpiyat lobisi için kolları sıvamış... Baba ile uğraşmak neymiş görsünler bakalım...
Demokrat
Erbakan, sadece "demokrat" yazarları ağırlamış.. Geri kalanlar cuntacıysa yanmışız demektir!..
Hükmen
Fener, Beşiktaş'tan 3 yedi, 3 de hükmen mağlubiyetten 6 gol! Bu Fener, adamı deli eder...
Erbakan'ın hatası
Erbakan'ın "konuştu" diye hapsedilmesinin Türkiye'ye hiçbir şey kazandırmayacağını daha önce yazdığım için...
Ayrıca, "Türkiye'nin aslanlar gibi ayakta durmasının madde 312'lere bağlı olmadığını, eğer 312 ile ayakta duruyorsak, yazıklar olsun bize" diye düşündüğüm için, söyleyeceklerimi rahatlıkla söyleyebilirim.
Erbakan, "demokrasi ve insan hakları" ile ilgili görüşlerini anlatmak için, bir grup meslektaşımızı yemeğe davet etmiş...
Portakal suyu, poğaça ikram etmiş ve 3 saat boyunca anlatmış...
Davete icabet edenlerden Gülay Göktürk, ertesi gün teslim olmuş, "Bir daha gidersem iki olsun" diyor...
Bizim Can Ataklı ise, salt gazetecilik üslubu ile "izlenimlerini" aktarmış... "Aynı tas aynı hamam" şeklinde özetliyor vaziyeti...
Bu arkadaşlar da davete gitmese, Erbakan'ın seçkin görüşlerinden mahrum kalmış olurduk, o bakımdan kendilerine teşekkür borçluyuz..
Fakat ben şöyle düşünüyorum:
Erbakan her zamanki gibi bölücülük yapmaya devam ediyor:
Eski bir başbakan ve 40 yıllık siyasetçi olarak, yapacağı basın davetini neden ve hangi kriterlere göre sınırlı tutuyor?
Çağırdığı yazarlar, "ispatlanmış demokratlardan" mı oluşuyor?
Öyleyse, demokratlığın ispatı nasıl oluyor?
Değilse, sadece "refah sempatizanlarını" mı görmek istiyor? (Gidenleri tenzih ederek soruyorum)
Kendisini demokrasinin "bıçak sırtında" düşünen bir siyasetçi, bütün kanatlardan 100-200 kişilik bir yazarlar ordusunun karşısında çıkmaktan neden kaçınıyor?
Veya "mağdur" olduğunu savunan bir politikacı, neden hayati bir toplantıyı 10 kadar yazarla sınırlı tutuyor?
Bu sorular sabaha kadar sürebilir.
Ama cevabı çok basit:
Erbakan, tıpkı inananlar-inanmayanlar diye Türkiye'yi böldüğü gibi medyayı da bölüyor!.. Ve aynı hataya devam ediyor!..
Ben Erbakan'ın yerinde olsam "spor sergi sarayında" basın toplantısı yapardım!..
Ve sabaha kadar tartışırdım!..
Çünkü ben demokrasiye gerçekten inanıyorum!..
Ve hatamı söyleyeceklerse, hatalarımı anlamaya da hazırım...