Tarihi bir yandan yaşarken, diğer yandan da değerlendirmeye çalışıyoruz. Halbuki, günlük kısıtlamaların gölgesinde, kalıcı sonuçlara ulaşmak kolay olmuyor. Yine de, olayları tarih sürecinde anlamayı denemek, bilinç düzeyimizi artırabilir.
ABD Kongresi gündemindeki Ermeni tasarısı, tarihin olumsuz miraslarından biri gibi görülebilir. Aslında tasarı, tarihten çok, bugünün politik konjonktürüne uyarlanmış bir girişim niteliğinde. Tarihi gerçekleri yansıtmaktan çok, belli bir etnik grubun temsilcilerinin, bir ulusu 'karalayarak' öne çıkma amacını taşıyor. Tasarı onaylansa da yaptırım gücü olmayacak, ancak Türkiye açısından turizmden yatırımlara dek pekçok alanda kötü bir 'tat' bırakabilir. Daha da ötesi, iyi bir eksene oturan Türkiye-ABD ilişkilerinde gereği olmayan bir tahribat yaratabilir.
Belli bir ırkın veya dini grubun, kendini 'diğerinden' nefret ederek, diğerini dışlayarak, hatta diğerini ortadan kaldırarak 'tanımlama' çabası neye yarıyor? Bu çabayı kim alkışlayabilir? Ancak, tarih, çağlar boyu böyle yazılmış. Uluslar kendilerine iyi şartlar hazırlarken, bunu 'başka birilerine' çelme takarak yapmışlar. Köle ticareti ve sömürgecilik bazı 'medeni' ülkelerin ilk ekonomik başarıları olarak tarihe geçmişti. Küreselleşmenin ataları, yeni keşfettikleri toprakları ele geçirmekle kalmayıp, bu toprakların sahiplerini de kendi amaçları doğrultusunda kullanmışlar.
Dünya ülkeleri, küreselleşme ve çokuluslu topluluklar aracılığıyla ortak bir etik standart oluşturmaya çalışıyor. Öte yandan ise, bu standartlar, kişilerin, grupların veya ülkelerin çıkarlarına göre farklı farklı uygulanabiliyor. İsrail-Filistin çekişmesinde, tarih, 'güçlü olanın' hafıza ve değerlendirmesine göre yazılmaya çalışılırken, Yugoslavya, Avrupa'nın etnik kavgalarının oynandığı en hazin sahne niteliğinde. Afrika iç savaşlarla çalkalanıyor. Ayrımcılık sabıkası şişkin olan Almanya'da, ikisi 18 yaşın altında üç Neo-Nazi, Mozambikli bir adamı kendilerine kurban seçiyorlar. Üstelik çağımızın son harikası internet sayesinde, Neo-Nazi toplulukları örgütlenmeleri daha da kolaylaşıyor.
Nefrette birleşerek güçlü olma hevesinden ve bunu tarihin arkasına sığınarak yapma hastalığından kurtulmak lazım. Bizler de tarihi, çoğu kez resmi kitap ve söylemlerden, taraflı olarak öğrendik. Osmanlı Devleti'nin kültür birikiminden çok, savaşlarda döktüğü kan ve yüzölçümü üzerinde odaklandık. Cumhuriyet hükümetlerinden herbiri, sivil veya askeri, önceki tarihi kendilerine göre yorumladılar. Hiçbiri, objektif bakış açısına ve özeleştiri yapma özelliğine ulaşamadılar. Yaşadığımız her tarihi deneyimin 'doğru seçim olmama' olasılığını bizlerle paylaşmaktan çekindiler.
Oysa, taraflı yaklaşımların tutsağı olmak yerine, tarihi olaylardan bugüne dair dersler çıkarsak, daha faydalı olmaz mı? Tarih, derinlemesine belgelenip arşivlendiğinde, zaman içinde değerlendirilmesi de kolaylaşıyor. Şimdilerde, yeni teknolojiler, tarihi gelecek nesillere 'katıksız' bakabilmemiz için farklı olanaklar sağlıyor.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde birlikte yaşadığımız toplulukların, o döneme ait bazı tezleri bugünlerde alevlendirme çabaları, yeni yüzyıla ait yaklaşımlar değil. Aynı şekilde, bizim de, tarihi araştırmaktan ve kendimizi sorgulamaktan korkmamamız gerekiyor. Tarihin arkasına saklanarak güç ve koz savaşı yapmak, bu çağa yakışmıyor. Onu vazgeçilmez bir bilgi kaynağı olarak kullansak, belki daha iyi olur.