Erbakan, başı sıkışmış yaşlı ve çaresiz bir adamın çırpınışlarını sergilerken, 30 yıldır altını oyduğu demokrasiye sığınıyor.
Demokrasi, geniş bir hoşgörü şemsiyesidir.
Ama hukukla sınırlıdır.
Erbakan'ın mahkumiyetini hazırlayan suç, Batı demokrasilerinde de özgürlük sayılmıyor. Halkı din ve ırk temelinde bölge farkı gözeterek düşmanlığa tahrik etmek, oralarda da cezasız kalmıyor.
Hapis cezasının infazı için elde ettiği dört aylık erteleme süresini, öğrencilerini cahil sanan ve onlardan tartışmasız itaat isteyen o sevimsiz hoca tavrıyla israf ederse kendine kötülük eder.
Demokrasinin evrensel tarifi var. Onun nalıncı keseri ile biçimlendirdiği hilkat garibesi demokrasi olsaydı Türkiye'de "Cezayir'deki gibi kan dökülecek, fıstık gibi olacak"tı!
Ama artık uyanması lâzım:
Demokrasi kurtaramaz onu.
Sadece merhamet kurtarabilir.
Merhameti kazanmanın yolu da, alacaklıymış gibi efelenmek değil, samimi bir pişmanlıkla af dilemektir!
Cumartesi günü, 312. maddenin değiştirilmesiyle sağlayabileceği kurtuluşu için gümden yaratmak amacıyla "demokrasiden yana" gördüğü gazetecilerle bir toplantı yaptı.
Ama bu rüşvet geri tepti.
Bazı meslekdaşlarımız, hocanın iki yüzlülüğünü hemen ertesi gün açığa vurdular.
Çünkü kendisini kurtarması gerektiğine inandığı demokrasinin, Fazilet Partisi içinde ortaya çıkan muhalefeti korumak gibi bir görevi bulunmuyor.
"Fazilet Partisi haklı bir mücadele yapıyor. Bu mücadeleyi yıpratanlar, engel olanlar haliyle tasfiye olacaktır" diyor..
Yani Erbakan'a "yanlış yoldasınız" diyenleri korumayan demokrasi, halkı "inananlar" ve "dinsizler" diye dilim dilim bölenleri korumak ve kurtarmak zorunda!
Nasrettin Hoca, zekâsı ve nükteleriyle kendini zor durumlardan kurtarırdı.
Necmettin Hoca'nın komiklikleri, yarattığı acıklı çelişkilerle batırıyor!
Bu gerçek, eğer Avrupa Birliği'ne girmeyi istiyorsak, düşünceyi açıklama özgürlüğünün alanını genişletilmeyi bir mecburiyet olarak bize yüklüyor.
Bir yandan "312 demokratik rejimin sigortasıdır, Avrupa ülkelerinde de var" deniliyor, bir yandan da kişiye, yani Erbakan'a endeksli bir kurtarma operasyonunun yanlıştığından söz ediliyor.
O zaman niçin daha uygun bir yol arayacak yerde siyaset aynı yanlışlara kilitlenmiş halde itişmeye devam ediyor?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şimdiye kadar "açık ve yakın tehlike" dikkate alınarak verilen mahkumiyetlerle ilgili başvuruları haksız bularak geri çevirdi.
Türk Ceza Kanunu'nu yeniden düzenleyen Ord. Prof. Sulhi Dönmezer başkanlığındaki kurul da 312. maddeyi "açık ve yakın tehlike" ilkesine dayanarak tekrar yazdı.
Siyaset havanda su dövecek yerde niçin Avrupa'yla da uyum sağlamış bu hukuk metni üstünde uzlaşma aramıyor?