


Bu ülkede adalete kim güvenir?
Cuma gecesi görülmemiş bir olaya tanık olduk. Bir baba ile iki oğlu, 16-17 yaşlarında bir çocuğu yüzlerce kişinin ve en önemlisi kameraların önünde döve döve kaçırdılar. Daha sonra yakalanan zorbalar karakola götürüldü. Ertesi gün savcılığa teslim edilen şehir eşkıyaları mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Bu kişiler tutuksuz yargılanacak.
Şimdi gelin bu ülkede adalete saygı duyun, hukuk adamlarımıza güvenin.
Nasıl oluyor da şehrin göbeğinde döve döve adam kaçıranlar hiçbir şey olmamış gibi serbest bırakılabiliyor. Üstelik serbest bırakılan bu zorbalar tv kameralarının önüne geçip zafer işaretleri yapabiliyor ve olayın henüz bitmediğini, söyleyecek çok şeylerinin olduğunu açıklayabiliyorlar.
Kanun böyleymiş. CMUK dedikleri Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu şu kadar yılın altında ceza gerektiren suçlamalarda tutuklama yapmıyormuş.O zaman böyle kanun mu olur deme hakkımız var demek ki.
Şimdi olaya başka açıdan bakalım. Elbette yasaların bir mantığı vardır, kanun koyucu bunu hazırlarken düşünmüş taşınmıştır. Bu ille de herşeyin doğru yapıldığı anlamına gelmez ama yasa bu tür suçlamalarda mahkemeye kadar tutuklu kalmayı gerektirmeyebilir. Bunda hakim takdiri de etkili olabilir.
Ancak, bütün Türkiye'nin gözü önünde meydana gelen bir olaydan sonra sanıkları ellerini kollarını sallayarak göndermek toplum vicdanını sızlatmaz mı?
Şimdi düşünüyorum, demek ki bu şehir eşkıyası bir gece beni de dövebilir, otomobile zorla sokabilir, karnıma dayadığı elektrik şok cihazıyla canımı yakabilir.
Sonra yakalanması bir şey farketmez. Karakola gidilir. Gece geçirilir. Ertesi gün mahkeme çıkılır ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest kalınır. Mahkemenin vereceği fazla ceza da yok aslında. Duruşmalar aylarca sürer, verilen ceza da paraya çevrilir, olur biter.
Sonuçta yediğiniz dayakla kalırsınız. Bu kadar basit. Tekrar dönelim son olaya. Bu görüntüler Türkiye'nin en ücra köşesinde bile izlendi. İnsanlar bir rezaleti izliyorlar ve sonra da yapana hiçbir şey olmadığını görüyorlar. O zaman kim adalete güvenir. Kim hakimlerin saygınlığından söz edebilir? Hiç kimse.
Mafya yöntemlerini özendiriyor
Sokak ortasında küçük bir çocuğu döve döve kaçıranların bir gece bile tutuklu kalmamaları insanda "mafya yöntemleri galiba en iyisi" fikrini yaratıyor.
Neden yaratmasın ki, diyelim adamın biriyle bir anlaşmazlığınız var. Gidiyorsunuz, Allah yarattı demeden dövüyorsunuz, ağzını burnunu kırıyorsunuz, yerlerde sürüklüyorsunuz. Üstelik bunu öyle gizli kapaklı da yapmıyorsunuz. Sonra da başınıza hiçbir şey gelmiyor. Bundan alası mı olur. Mahkemelere gideceğinize işinizi böyle hallediyorsunuz. Üstelik kahraman olma şansı da var. Türkiye'nin en büyük eksikliği adalet. Hukukun üstünlüğünün kabul edilmediği bir ülkede pekçok konuda adalet yerine gelmiyor. Bu da toplumda derin yaralar açıyor. Son olay toplum vicdanında sarsıntıya neden olmuştur.
Hakimlerin endişesi
İsmini vermemem kaydıyla bir hakim dedi ki; "Bazı konularda tutuklama gerektiği halde bu kararı vermiyoruz. Çünkü siz cezaevlerini bilmiyorsunuz. Üç gün orada kalıp çıktığında tanınmayacak hale gelenler var. Hele toplumda biraz adının çıkmış olması, halinin vaktinin yerinde olması, elinin yüzünün düzgün olması içeri giren için dezavantaj oluyor. Bilmem anlatabiliyor muyum?" Dehşet sözler değil mi? Bir ülke hukukuna sahip çıkamıyor ve adaleti yerine getiremiyor.
Bir ülke cezaevlerine sahip çıkamıyor.
Olur mu böyle şey canım.
İki 12 arası çözülmeli
Dün 12 Eylül'dü. Tam 20 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştu. Çünkü ülke korkunç bir terörün içine düşmüştü. İnsanlar sokak ortasında öldürülüyor, kardeş kardeşi vuruyor, apartman komşuları bile birbirlerine kurşun sıkıyordu.
Sokakta dolaşamaz hale gelmiştik, can gücenliğimiz yoktu. Asker geldi, terör de, saldırılar da, ölümler de bıçakla kesmiş gibi bitti.
12 Eylül'den tam 9 yıl önce ise bir başka 12'li tarihte, 12 Mart'ta, bir başka darbe daha yaşamıştık. 12 Mart 1971'de orda yönetimi devralmamıştı ama, verdiği muhtırayla o günkü hükümeti alaşağı etmişti.
O hükümetin başkanı, bugün yere göğe sığdıramadığımız, askerin bile emniyet sübabı diye baktığı Süleyman Demirel'den başkası değildi.
Demokrasi ve hukuk tarihimizde bu iki 12'li tarihin çok önemi var. Bu tarihlere sadece bir işin sonu, askerin gelip el koyması gibi bakamayız. Bu iki tarihe geliş dönemleri ve iki tarih arasında yaşananlar çözülmedikçe, asıl bu dönemin gerçek tarihi yazılmadıkça, hiçbir şeyi anlayamayız.
Çünkü terör de, kaçakçılık da, hırsızlık da, bölücülük tehlikesi de, irtica da, siyasi istikrarsızlık da, çeteler de, cinayetler de hep bu dönemlerin ürünüdür.
Bu iki tarihe giden yolların dikenleri temizlenirse, kimin hangi amaçla Türkiye'de nelere sebep olduğu gün gibi ortaya çıkacaktır.
Taylan Özgür neden öldürüldü, Vedat Demircioğlu neden pencereden atıldı, altı TİP'li nasıl infaz edildi, Kemal Türkler ve Gün Sazak hangi amaçla katledildi, sabah bir solcunun öldürüldüğü tabanca, öğleden sonra nasıl bir sağcıyı vurdu gibi ve benzer soruların cevaplarını bulmak zorundayız. Zaten bunlardan bir ya da ikisinin gerçek nedenini çözebilsek arkası çorap söküğü gibi gelecek.
Bugünden o günlere bakmak çok kişiyi yanıltır. Bugün toplum içinde saygın yeri olan kimi askerlerin; kimi emniyetçilerin o günlerde nasıl birer işkenceci oldukları hala hafızalarda. Bugün önemli köşe başlarını tutmuş bazı yöneticilerin o günlerde hangi derneğin üyesi oldukları, kimlere hizmet ettikleri aslında biliniyor.
Yeterki yakın tarihimize tarafsız ve bilimsel açıdan ışık tutalım. Ortaya çıkacak gerçekler hepimizi şaşırtabilir ama..
Bach İstanbul'da
Aya İrini 18-29 Eylül arasında birbirinden ünlü Bach yorumcularını ağırlayacak. Ünlü bestecinin 250'nci doğum yılı nedeniyle düzenlenen konserlerden önce konferanslar da verilecek. Bach İstanbul'da konserleri ilk kez 1998 yılında düzenlenmişti. Tüm çağların büyük bestecisi olarak anılan Johann Sebastian Bach'ın bir eseri, uzaya gönderilen ve insanı simgeleyen örneklerin bulunduğu kapsüle de konmuştu. Müzikseverler için çok hoş bir dönem geliyor.