


Tüfekçi Bekir olmanın zorluğu..
Biz taşındıktan sonra Nişantaşı'nda emlak fiyatları ikiye katlandı ama mülk sahibi olup da trafikte zorlananlar bize laf sokmaktan geri durmuyor.. Birşey değil arada kalıyorum, yırtılan Tüfekçi Bekir'in yakası oluyor..
Yazılarımdan Nişantaşı'na geldiğimiz için mutsuz olduğum manasını çıkarmayın.. Şahsen çok mutluyum.. Yıllar sonra insan yüzü görmek, insana alışmak başka bir keyif oluyor..
Lakin herkes benimle aynı keyfi paylaşmıyor..
Gazetedekileri es geçiyorum.. Bizde bir tür "Patlıcandan kadeh oyar, dırdırından karnı doyar.." taifesi vardır ki Mars'dan devremülk yazlık alıp, tapusunu hediye etseniz beğenmezler.. Onlar başka bir yazının konusudur.. Benim tesbit ettiğim mutsuzluk Nişantaşı ahalisine dair olanı..
***
İkitelli'deki binanın kocaman otoparkları vardı.. Üstelik katlı.. Getirip arabanı bırakır, akşama da alıp çıkardın..
Nişantaşı dediğin yerse iki evlek.. Birbuçuk evleğine binaları kondurmuşlar, yarım evleklik yeri de yol niyetine kullanıyorlar..
İşte o üç şeritli, tek yönlü yolun üzerine kondurmuşuz hanemizi.. Bereket yaz başında taşınmışız.. Yani okullar, neyim tatilken.. Ahalinin kendisi de tatil yerlerine doluştuğundan trafik pek dert olmuyordu..
Alışmışlar bir kere..
Bizim gazetenin eşrafı da İkitelli'den alışmış.. Gelip arabasını kapının önünde fiyakalı fiyakalı durdurur.. Şoförü kapıyı açar.. Mal sahibi Birleşmiş Milletler'e bağlı bir komisyon başkanı ağırlığında arabadan iner..
Ağır adımlarla binaya girer..
Tabii eğer köşe yazarıysan böyle gireceksin.. Girişi ağırdan alacaksın ki kapı önünde cıgara tüttürenler seni ciddiye alsınlar.. İçlerinden;
- "Bizimkinin kafasında yine esaslı fikirler birikmiş.. Dökmemek için ağır yürüyor ki kafa sallanmasın.." deyip, saygı duysunlar..
Yok eğer yazıişlerinde müdür yardımcısı veya genel müdür yardımcısıysan arabadan iniş başka olur.. Bizim gazetede her üç kişiden biri genel müdür yardımcısı olduğundan, köşe yazarlarına oranla daha kalabalık olan bu kitlenin binaya girişi biraz telaşlıdır..
Bunlar şoförlerinin kapı açmasını beklemeden arabadan atlayıp, merdivenlere telaşla koştururlar.. Bu koşuşturma kapı önünde cıgara tüttüren ve genellikle işe halk otobüsü ile gidip gelen diğer kütleyi derinden etkiler..
- "Adamın telaşından belli canım.. O olmazsa gazete çıkmaz.." diye düşünürler..
***
Sadece binaya geliş gidişleri bile ayrıca racona bağlı bunca genel müdür yardımcısı ile köşe yazarının Nişantaşı'nın sıkışık atmosferine ayak uydurması kolay olmadı tabii..
Yeni binaya giriş çıkışta stil değişmedi.. Ancak arabaları bıraktıkları yer yüzünden trafiğin akışı değişti..
Normalde üç şeritlik olan yol uygulamada dört şerit olarak işliyor ama yolun en sağı park yeri olarak ayrılmış.. Bizimkilerin park yeri bulması mümkün olmadığından getirip arabalarını ikinci sıraya bırakıyorlar..
Trafik iki şerite düşüyor..
Daha ileriki saatlerde genel müdürler ile daha önemli köşe yazarları teşrif ediyorlar.. İkinci sıralar da dolu olduğundan onlar da üçüncü şeriti zaptediyorlar..
Geriye kalan tek şeritten de Nişantaşı ahalisi ile İstanbul'da mukim olanlar sebepleniyor..
Tek şerit de yeter..
Bunların şoförleri de bir alem.. Bir makam şoförü kimin için direksiyon sallarsa onu dünyanın en önemli şahsiyeti zanneder.. O sebepten ne patronunun ne de arabasının özlük haklarından kanı bahasına vazgeçmez..
Taşındığımız günlerde hep birlikte yaşadık.. Adam ünlü bir köşe yazarının makam şoförü diyelim.. Geliyor, yer yok.. Patronu da arabadan dalgın dalgın indiğinde "Sen bekle.." demişse olay bitmiştir..
Yolun üçüncü şeriti bile olsa farketmez.. Asfalta, koyuna dadanan süne zararlısı gibi yapışır.. Arkadan gelip de sıkışan arabaların kornasıymış, sürücülerin narasıymış farketmez..
Hele bir de ikinci sırada sıradan bir yazar makam arabası varsa.. Artık üçüncü şeritteki yeri terketmekle Kardak Adası'nı Yunan'a bırakmak arasında fark yoktur..
Odam ikinci katta ve caddeye baktığından bu halleri sıkça seyrettim, oradan biliyorum.. Bazen kenarda park edebilecekleri yer dahi oluyor ama park etmeyip ikinci veya üçüncü şeriti yapıyorlar..
Niye diye merak ediyordum.. Başımıza geldi öğrendim.. Nişantaşı'nda park edilebilecek ne kadar kaldırım kenarı varsa başında zabıta şapkası takmış biri dikilmiş..
Siz daha arabadan inmeden başınızda bitip birbuçuk milyon lira istiyor.. O da iki saate kadar kalırsan.. Tam gün otopark parası sekiz milyonu bulanlar var..
***
Aşığın "Yol üstünde mekan tutmuş kabanı.. Tarlayı bekliyor, koymaz yabanı.." dediği cinsten tipler ki onlara çaktırmadan arabayı bırakıp kaçsan bile nafile..
Döndüğünde tekerlerinden birini kilitlenmiş bulursun..
Makam şoförleri bu durumu bildiklerinden arabayı katiyetle park etmeyip, cadde ortasında beklemeyi tercih ediyorlar..
Araç sahiplerinin bu durumu farkedip, şoförleri uyarması bir haftamızı aldı.. İzan sahibi arkadaşlarımız ellerinin altındaki "ulaşım sorumlusu" arkadaşları yolu tıkamamaları konusunda uyardılar..
Uyarı biraz geç kaldı.. O bir haftalık süre Sabah'ın imajının çizilmesine yetti..
İşe gelip giderken kiminle karşılaşsam; ki çoğunluğu hayran kitlem, mutlaka lafı Sabah'ın taşınmasına getirip "Nişantaşı'nın bu halleri sizin yüzünüzden.." demeye başlıyor..
Ben de okura karşı yalakalık yapma huyundan vazgeçmediğim için "Peki bizim caddeyle ilgisi olmayan diğer yolları kim tıkıyor?" diye sormuyorum..
Beni sorarsanız şoför derdim yok.. Zaten işe geç geldiğimden park sorunum da yok.. Ayrıca bütün otopark değnekçilerine "Abi.." diye hitap ettiğimden itibarım da dört köşe..
Anlayacağınız "Ağrısız dişim, kaygusuz başım.." rahatlığındayım..