Evde çocuk hastalanır, "senli benli" olduğumuz bir aile doktoru vardır. Onu çağırırız. Bir iki ilaç yazar:
- Merak etmeyin soğuk algınlığı, der.
Üç gün geçer ateş düşmez. Doktor başka ilaçlar yazar. Ateş yine düşmez. İçten içe doktordan şüphelenmeye, hanımla:
- Galiba anlamadı bu sefer, diye dertleşmeye başlarız.
Ancak doktor pek dost, pek ahbaptır. Onu kırıp, ikinci bir doktor çağırmaya yüzümüz tutmaz.
Sıkışmışızdır, bir arkadaştan alacağımız vardır. İş yerine gideriz. Hoş beş, dereden tepeden laf ederiz. Parayı istemek dilimizin ucuna kadar gelir. Fakat bir türlü isteyemeyiz. Çünkü yüzümüz tutmaz...
Başınızı kaşıyacak vaktiniz yoktur. Bir arkadaş damlar. Traşa başlar. - Kusura bakma çok meşgulüm; sonra gel de, daha rahat görüşelim, demeyi düşünürüz... Diyemeyiz ama; yüzümüz tutmaz ki...
Oysa öyleleri vardır ki, kendilerini böyle sıkıntılara sokmazlar. Dobra dobra söyleyiverirler:
- Sen bu işten anlamıyorsun, başkasını çağıracağız, derler.
- Çık bakalım paraları; üstüne yatmaya başladın, derler.
- Haydi şimdi git de, ben seni ilk fırsatta ararım, derler.
Demek ki, yüz denilen nesne yoğurt mayası gibi bazılarında tutar, bazılarında tutmaz.
Yüzü tutmayanlar, yüzü tutanlara özendikleri zaman: - Ikındım, sıkındım nihayet yüzümü kızdırdım, diye anlatırlar yaptıkları çıkışı...
Yüzünüzü kolay kızdırıyor, yüzünüz kolay tutuyorsa; tanıdıklar tarafından istismar edilmeyi az çok önlersiniz. Buna karşılık pek seveniniz bulunmaz.
Yüzünüz tutmayanlardansanız:
- Canım ciğerim, diye etrafınızda dönenler bolcadır ama; keyiflere, kaprislere kurban olmaktan yakanızı kurtaramazsınız.
Yüzün bir de verildiği ve verilmediği yerler vardır. Çok verildiği zaman; alanın, elbise yüzü alıyormuş gibi, bir de astar istediğinden şikayet edilir.
Makam merdivenlerinde yükselenlerden bazılarının, her basamağa yüzlerini gözlerini bir hayli sürttükleri için, harcayacak fazla yüzleri kalmamıştır.
Herkese yüz vermemeleri bundandır.
Gerçi bir kısmı, sıkışık zamanlarda kullanmak amacıyla çifte yüz edinmişlerdir. İki yüzlü oldukları için de, hiç sıkılmadan değiştire, değiştire; bazen birinci, bazen de ikinci yüzlerini ortaya çıkarırlar ama; iki ayrı yüzü görenler şaşkınlığa uğrayıp, bunları yüzsüz zannederler.
İki yüzlülerin adlarının yüzsüze çıkmasına bu sebep olur.
Yüzü olmamakla, yüzsüzlük; bu farkı belirtmek için ayrılmıştır. Bir pot kırmak, bir ricayı yerine getirememek gibi durumlar karşısında, kendilerini suçlu hissedenler; üzüldüğünü zannettikleri dostlarından söz açılınca:
- Konuşmaya yüzüm yok, derler.
Dostlar da bunun tadını çıkarır:
- Yüzü yok da ondan gelemiyor, diye tepeden tepeden keyiflenirler.
Kadınlar için "yüzün" en faydalı tarafı; başgöz olurken, bir zenginceye rastlayınca "görümlük" getirmesidir. Ayrıca "nazenin yüzlerin", hanımlara bir faydası da; sevgililerine her dilediklerini o sayede kolayca yaptırmaları ve kendilerinin her yaptığı sakatlığı da kolayca affettirmeleridir.
Aşıklar böyle yüzleri görünce dayanamazlar ve:
- Yüzünü görünce dayanamıyorum, diye de itiraf ederler.
"Surat" "yüzden" ayrıdır. Nitekim suratsızlık, aksi ve nobranlığı anlatır; "yüzsüzlük" karaktersizliği ve adiliği...
Hem suratsız, hem de yüzsüz olanlar Ğki bunlar siyaset alanında bir haylidir- suratlarına tükürseniz, yağmur yağdı zannederler ve hangisini suç üstü yakalasanız; yanaklarında en ufak bir kızarma göremezsiniz. Gördüğünüz sadece boşluğa gerilmiş bir deridir ve içinde kızarabilecek bir yüz yoktur. Kovuluncaya kadar oturur, yalan söyler, iftira eder ve ancak bir tek işe yarayabilirler: Namevcut yüzlerinin üzerindeki deriden gayet sağlam kundura köselesi yapılmasına...
Bunu bilen büyük başlar; böylelerini her devirde ayaklarına pabuç olarak kullanmış ve eskiyince de dama fırlatıvermişlerdir.
Not: 37 yıl önce yazılmış bir yazı... "Geçip giderken"den...