


İlahi tüfek.. Attığın taşa bak!
Bir de tuttuğun kuşa bak.. Nişantaşı'nı kurtarmak isteyenlerin sayısı, burada oturup da kurtulmak isteyenlerden fazla.. Bu da problem yaratıyor.. O yüzden ahalisi, özellikle de esnafı kurtuluşu Batı'ya açılmakta bulmuşlar..
Nişantaşı'nı Milano'nun bir semtine benzetme işi sadece bizimkilerin marifeti değil.. Bu semtin ahalisi de kendini öyle zannediyor..
Meşrutiyet döneminden kalma birkaç eski apartman, bir kaç kamu binası müteahhitlerin eline henüz geçmediğinden öylece kalmış.. Uzaktan bakıldığında metropollerimizde yaygın olan mimari tarzının dışında bir çizgi..
Küçük balkonlar, yüksek pencereli uzunlamasına apartmanlar.. Pencerelere süs bordürleri, farklı kapılar..
Bizim geleneksel mimarimiz ise böyle hareketli yapılara müsait değildir.. Tekel idaresinin çıkardığı Ekstra Çay'ın dikdörtgen prizma şeklindeki mukavva kutusu bütün yapılarımızın ortak modeli olduğundan incikli cıncıklı işler bize aykırı gelir..
***
O yüzden Nişantaşı'nın sokaklarına bilmeyen biri girse buranın nasıl bir İstanbul mahallesi olduğunu anlayamaz..
Nişantaşı ahalisinin de kendini Avrupa'da yaşıyor sanması bundandır.. Tabii bir de ünlü yabancı markaların açtığı şubelerin etkisi var.. Gucci, Armani, Boss, Emilio Rubba..
Yerli sektörü Mudo temsil ediyor.. Bir de bizim binanın karşısındaki seyyar çorapçı Ali..
Paran var mı lan?
"Çalı dibinde yuvası, böyle götürür havası.." diyen Nişantaşı esnafı da duruma kendini uydurmuş.. Açtıkları mekanlara, kendilerinin dahi duymadıkları isimler takmaları böyle bir hevesten..
- "Populer Pizzeria.."
Bu mekanı kırk yıl evvel açsaydı tabelasına "Meşhur Nişantaşı Pizzacısı" diye yazdıracaktı.. İş bugünlere kalınca "Populer Pizzaria" olmuş..
Luca, Mangia, Nex Cafe, Patisserie Gezi, Cafe Conterto, Lina's Sandwich, La Corne D'Or, The Brasserie, Mezzaluna, Chinese Unlimited.. Bunlar bizim yeni semtin esnafından bazıları..
Allah Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları'nı korumuş.. Şirketi yüz küsür yıl önce değil de şu günlerde kursalardı adı eminim ki;
- "Kurucoffeci McMemo and Son's" olurdu..
Sakın bu yazdıklarımdan "dil bilmeyen Nişantaşı'ndan alışveriş yapamaz.." manası çıkarmayın.. Esnafın ekmeğine kan doğramış olmaktan korkarım.. Merak etmeyin alışveriş bu semtte de Türkçe yapılıyor..
Temsil Ordinary People Bakkaliyesi'ne girip "Bana yarım ekmek içi helva bir de Marlboro.." diyorsun, alıp çıkıyorsun..
Seyyar esnafı daha da otantik.. Özellikle de kibarca yapılan konuşma başlangıcından kıl kapıyorlar.. Piyasada durgunluk var ya! Belki de ondandır.. Geçenlerde bizim Bir Numara Yayıncılık grubundan bir oğlanın canı simit çekmiş..
Yol üstündeki tezgahlardan birine sokulup "Lütfen bana bir simit verir misiniz?" demiş.. Oğlan hem uzun saçlı, hem sakallı.. Üstelik altında da çiçekli basmaya benzer kumaştan bir pantolon var..
Simitçi onun durumunu Avrupa Birliği'ne girmeye uygun görmemiş, ayrıca "lütfen" demesinden huylanmış olmalı ki sormuş:
- "Paran var mı lan?"
- "Var!!"
- "O zaman ne yalvarıyon lan?"
***
Bu semtin asriliği bugünün işi değil.. Osmanlı zamanında da kendisini Avrupa'nın bir parçası sayarmış.. O zamanlar tabii üç dil konuşmayı icap ettiren gavurca tabelalar yok..
Lakin bir "mahalli cedide" lafı var ki azınlıklara da müslümanlara da yetiyor..
Bildiğim burasını imara açan Sultan Mecit.. Yani Abdülmecit.. Gerçi Nişantaşı cennetmekan dedesi Sultan 3. Selim'in atıcılık maharetinden kalmadır ama imarı başlatan ise torunu Mecit'tir..
Ha gayret padişahım..
Bunları beş yıl kadar önce; Nişantaşı'nı Kurtarma Derneği'nin düzenlediği yemekli bir davet sebep olmuş, o yüzden yazmıştım..
İki muhabir arkadaşımı, o yemeğe katılan ne kadar ünlü ve sosyetik varsa üzerlerine salıp "Nişantaşı adı nereden geliyor?" diye sordurmuş, kimseden salis bir cevap alamamıştım.. Bunun üzerine oturup;
- "Nişantaşı'nı kurtarmaya gayret edenlerin dahi bu ismin nereden geldiğinden haberi yok.." diye yazmıştım..
O zamanlar "cehaletin mutluluk" olduğunu kavramadığımdan bu duruma kızmıştım..
Yeniçerileri tepelemeyi kafaya koyan Padişah, Nizam-ı Cedit ordusunu kurmuştu ki burasını herkes bilir..
Tutmuş, ithal malı İslimiye tüfekleri getirtmiş.. Yeniçeriler bu tüfeğin taşınmasını angarya görüp, itiraz edince de yeni silahları Nizam-ı Cedit askerine dağıtmış..
Kendisi de Ihlamur'da yaptırdığı av çiftliğinden dikkati çekmeden çıkıp Levent'te konuşlanan yeni askerin talimini seyretmeye gidermiş..
***
Birgün heveslenip "İslimiye" tüfeğini eline almış.. Tüfeğin namlusundan 4.5 dirhem barut döküp üzerine kurşun çekirdeğini yerleştirmiş.. Ucu dolama çaputlu harbi ile sıkıştırdıktan sonra "Ya Gaffar, Ya Settar.." deyip hedefe nişan almış..
1361 gez mesafesindeki hedefi bir atışta vurmuş..
1361 gez dediğin mesafe yaklaşık 816 metre ki SAS komandosu olsan vurman marifet sayılır..
Yani padişahın vurduğu belli değil ama yağdanlıkları hep bir ağızdan "Maaşallaaaah!" çektikten sonra aradan çıkıntılık yapıp "Karavanaaa!" demenin de alemi yok..
Yıllar sonra torunu Abdülmecit bu şanlı günün hatırasına iki taş diktirmiş.. Birisi dedesinin atıcılığına, diğeri de imarını teşvik ettiği yeni semte dair..
Karakolun yanında duran ve üzerinde "Ser avatıf- Mecidiye, mahalli cedide-i teşvikiye.." yazan taş ikincisidir..
Üzeri boş olanı ise ilerideki dört yol ağzında.. Şimdilik çıplak duruyor..
Belediyelerimiz üzerine "Stone.." yazdırmamışsa, dil bilmez ahalimizin mealini söktüremiyeceğini düşündüklerinden değil..
Uzaktan bakıldığında bile taş olduğunun belli olmasından..
Öyle bir yere dikilmiş ki antikaya meraklı zenginlerimizden biri "farkedilir.." korkusuyla bu taşı çaldıramıyor da.. İşin iyi tarafı da bu..
Kıssadan Hisse: Devenin yok boynuzu.. Boşa sallar omuzu..