Türkiye'nin "AB adaylığı"ndan "AB üyeliği"ne doğru hareket edeceği süreci başlatacak olan "Katılım Ortaklığı Belgesi" 8 Kasım'da verilecek. Bu tarihin hemen öncesi ve sonrasında Türkiye'nin gündemi büyük ölçüde değişecek ve "Belge" içeriğinden etkilenecek. Dolayısıyla, Mesut Yılmaz'ın önayak olduğu "tartışma" yararlıdır.
Ancak, "askerlerin hassas olduğu konuların kamu önünde açıkça tartışılmasını" istemekle haklı olan Yılmaz, aynı zamanda, -nedenini biliyor olsak da- bir "liderlik ve sorumluluk zaafı" sergiliyor. "Sivil toplum, iş dünyası ve medyanın" bu tartışmada ön almasını" istiyor. Oysa, bu konudan sorumlu Başbakan Yardımcısı ve "siyasi iradenin temsilcisi" kendisi. Kendisi öne düşsün ve destek istesin olur. Ama, o, "başkası pişirsin, ben yiyeyim" ya da "kestaneyi ateşten başkası çeksin, ben yiyeyim" tavrı içinde.
Bunun çarpıcı örneği, ANAP Başkanlık Divanı'ndaki konuşmasında ortaya çıktı. "Türkiye tarihi bir kavşak noktasında" saptamasını yaptıktan sonra, askerlerin "tatmin edilmesi gerektiğini" ifade ederek, her MGK toplantısından sonra komuta kademesiyle başbaşa kaldıklarında 28 Şubat kararlarının uygulanmasına ilişkin kendilerinden hesap sorulduğunu beyan ediyor. Ardından şunları söylüyor: "Ordu iki konuda çok hassas; birincisi irtica diğeri bölücülükle mücadele. Eğer sivil idareler, üzerine düşeni yaparsa asker kışlasında kalır. Unutulmasın ki, 28 Şubat sivil ve demokratik rejime verilen son avanstı."
Türkiye'nin halkın büyük çoğunluğunun arzuladığı AB şansını tıkayan tam da bu zihniyet işte. Bu sözler, bir "güçler dengesi"ne dair "gerçekçi" bir değerlendirme olarak görülebilir. Ne var ki, Türkiye'nin demokrasisi ve stratejik AB üyeliği hedefi için, değişmesi ve değiştirilmesi gereken de, zaten bu "güçler dengesi"dir. Bunu yapması beklenen ve bunun sorumluluğunu taşıyan da hükümetin kendisidir.
2. Yılmaz'ın sözlerinde, öncelik, askerlerin "hassasiyeti"ne verildiğine göre, hükümetin o "hassasiyet"i gidermek için göstereceği her çaba, Türkiye'nin "asker güdümlü bir rejim" olduğu imajını ortadan mı kaldırır, yoksa pekiştirir mi? Bu, Türkiye'nin AB üyelik şansını arttırır mı, azaltır mı?
3. "28 Şubat, sivil ve demokratik rejime verilen son avanstı" ne anlama geliyor? "Siviller", bu "avans"ı, askerlerin belirlediği ölçülere göre kullanmazlarsa, Türkiye'de "sivil ve demokratik rejim"in son bulması ihtimali mi mevcuttur? Bu ihtimal hala geçerli midir? Eğer geçerliyse, hükümetin üzerine düşen, bu ihtimali bertaraf etmek için, askerlerin "hassas olduğu konularda" dediklerini aynen yerine getirmek midir?
4. Diyarbakır'da Belediye Başkanı ile Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli arasında gerçekleşen umut verici ve simgesel anlamda "HADEP ve MHP'nin demokratik kurallar içinde birara yaşayabileceği"ni ifade eden yumuşama belirtisi, "bölücülük tehdidi"ni uzaklaştıran bir gelişme değil midir?
5. Her kamuoyu yoklamasında, "irtica tehdidi"ne inananlar yüzde 8 dolayında. Avrupa'nın en etkili dergisi sayılan The Economist'in son sayısında bu rakam yüzde 3 olarak veriliyor. Hükümet ile "askerler"in "irtica tehdidi değerlendirmesi" tıpatıp aynı mıdır? Hükümetin, kamuoyu eğilimlerini dikkate alma ve seçmen kitlelerini temsil diye bir derdi var mıdır; yok mudur?
6. Mesut Yılmaz, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in New York'ta Bill Clinton'dan (Amerika), Gerhard Schröder'den (Almanya) ve Jacques Chirac'tan (Fransa), hangi sözcükler kullanılarak ve niçin destek aldığını görmüyor mu? Eğer, hükümet olarak, "boyun eğmezlerse", AB'ye "aday üye" Türkiye'de yine de "askeri darbe" olacağını mı düşünüyor? Böyle bir yaklaşım, bu niyeti bulunmayan, üst komuta heyetine bir "bühtan" teşkil etmez mi? Haksızlık sayılmaz mı? Türkiye, Amerika ve Avrupa'ya sırt çevirip, Pakistan'ın yolunu mu tutar?
Ve bu, Cumhurbaşkanı Sezer olan, tüm Batılı liderlerin sempatisine ve Türk kamuoyunun yüzde 80'inin desteğine sahip Sezer'in Cumhurbaşkanı bulunduğu bir ülkeye büyük haksızlık değil midir?
Sorular, Mesut Yılmaz'a ve herkese.