Hayal bile edemezdik.. Artık her şey normal geliyor.. İnsanoğlunun teknolojik üretimdeki başarısına tanık olunca şaşırıyorsunuz; bir tuhaf oluyorsunuz.
"Bilişim 2000 Fuarı" bunu çok iyi özetliyor..
İyi ki gittim, iyi ki otopark kuyruğuna dalıp uzunca bir süre bekledim, iyi ki kalabalığın arasında nefesim tükendi. Doğrusu fazlasıyla değdi, ufkumun genişlediğini hissettim.
Böyle durumlarda hiçbir şeyi önemsemiyor insan...
TÜYAP alanında görüp tanık olduklarım içimi rahatlattı. Ve tüm bunlar bizim topraklarda olduğu için keyif kapladı içimi, umudum arttı. Onca sıkıntı, saçmalık, tasa, dert bir kenarda dondu..
Evet, Avrupa ve Asya'nın en büyük bilgi iletişim teknolojileri fuarı "Bilişim 2000 A CeBIT 'ten sözediyorum..
TÜRKPORT yöneticileri davet etti, okur ve izleyicilerle sohbet imkanı sağladı, bu vesileyle, uzak hem de çok uzak da olsa Beylikdüzü'ndeki Fuar'a gitme fırsatı buldum..
Teknolojik harikalar, görkemli standlar arasında yüzüp durdum..
Kim bilir belki de hayatımızın bu sayede şeffaflaşmaya doğru gittiğini hissettim..
Yanlış anlaşılmasın "teknolojik hamaset" yapmıyorum, görgüsüzlük de değil..
Ama on yıllardır, her bir şeyin kapalı kapılar ardında yapıldığı ülkemizde, "artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı" duygusu verdiği için bu fuarı çok önemsedim...
Ve tabii ki sınır ötesi firmalar, tabii ki bize ait değilmiş gibi hiçbir şey; fakat şunu da anlıyoruz ki, dün ortaya çıkarılan bir ürün, ertesi gün burada, orada, şurada..
Böylece, sınırların kalktığını fark ediyorsunuz sanki..
Standların başındaki gencecik üniversite öğrencileri, firma temsilcileri o denli hakim, o kadar işinin ehli ki, renk ve ırkların önemi kalmıyor bu sayede..
Karşınıza çıkan, görüp ses verdiğiniz, avucunuza aldığınız üründen başka bir şey düşünemez oluyorsunuz..
Ne bileyim, ilgi çekmek için "elinden geleni ardına koymayan" her biri anlı şanlı firmaların "şov" ları normal hale geliyor. ( yeteneksiz dansçıların dans gösterilerinden, sulu sepken binlerce ikrama kadar..)
Ya da birbirine karışan ve "gürültü kirliliği" yaratan müzik yayınları..
Hatta "Türk ürünü" Fuar alanının sağlığa uygun olmayan hali, hatta "para harcamak zorunda kaldığınızda" yediğiniz kazıklar bile!
Yani, hayatımızın her alanına kök salmış "Televole zihniyeti" burada da buluyor sizi. Oysa, teknolojiyle, Televole'nin buluşabileceğini düşünemezdik bile.
Ama internetin, teknolojinin dünyayı değiştireceğine olan inanç, hayatımızdaki, pek çok saçmalık gibi bunları da önemsiz kılıyor. Ülkemizde olup biten hırtlıkların bir anlamı kalmıyor, muhakkak bitecek diyorsunuz kendi kendinize. Ve inanılmaz, çekici bir dünyanın arefesinde olduğumuzu anlıyoruz..
Baksanıza Allah aşkına, ayağında sandaletle gelen o 17 yaşındaki çocuk, başörtüsüyle bilgisayarın başına oturan üniversiteli genç kız, galvaniz fabrikasındaki mesaisini bitirip standlar arasında gezinen o muhasebeci ve daha bizden bizim olan binlerce insan(Fuarı toplam 100 bin kişi geziyor) ne arıyor burada?
Neden, bilgisayar teknolojisindeki yeni gelişmelere kaptırıyorlar kendilerini?
Neden, ülkenin her bir yerindeki "internet cafe"ler gibi Fuar'dakiler de tıklım tıklım?
Taksim'den uzaklığı 60 kilometre olan Fuar'a, onca yolu tepe tepe gelen bu insanların amacı ne?
Neden, her üniversite adayı genç insanın ilk tercihi, bilgisayar teknolojisi üzerine?
Neden pek çok genç insan meslek değiştirip internet üzerinden yepyeni iş alanları yaratıyorlar kendilerine, ne bileyim adı "En Güzel Hediye Com" ya da "Eğlenceniz bizden Com.", "Tarih Arşiv Com" gibi kurumsal olmayan evlerden yönetilen "e-ticaret"ler başlatıyorlar..
Ve neden TURKPORT standında sohbet ettiğimiz lise öğrencisi, günlük gelişmelerden çok teknolojiye ve sınır ötesine dair sorularıyla dikkat çekiyor?
İşte, sözün burasında bir çift laf etmek gerekiyor..
Umarım abartmıyorum ama tüm bunlar büyük bir özgürlük alanı da sunuyor insana, uzaktan kumandalı, bireyin insiyatifinde olmayan araç gereçlerin (her türlü) devri kapanıyor.
Yedisinden yetmişine milyarlarca dünyalı kendi kabuğunda, bilgisayarıyla baş başa ama özgürce yazmak, okumak, öğrenmek ve bilmek istiyor. Sansür mağlup oluyor..
Bilgide de, siyasette de, iletişimde de..
Ticari rekabetin de sınırı zorlanıyor tabii. Ucuz etin yahnisi fark ediliyor, kazıkçı esnaf çöpe atılıyor!
İnsan aklı zorlanıyor ama tek bir dilek kalıyor ortada;
"Duyarlılık kaybolmasın; ve daha pek çok değer!"
Raki'den bir demeç!
"Suçun ilahları"ndan biriydi.. Adı, "Dolandırıcılar Kralı Raki"ye çıkmıştı..
İstanbul'un köklü ailelerinden birinden gelmesine, iki kuşaktan bu yana paşazade (babası Tümgeneral Şemsettin Zobu ) olmasına rağmen kendini gençlik yıllarından Emniyet koridorlarını arşınlamaya başlamıştı..
Henüz, "bir doların dahi izinsiz cepte bulundurulmasının suç olduğu" 60'lı, 70'li yıllarda bir meslek tutturdu kendisine. Dönemin döviz karaborsacılarını ince zeka ürünü yöntemlerle sövüşleyip "ekonomik mücahitlik" yapıyordu kendi deyimiyle..
Bazen Amerikan subayı oluyor, bazen saf Almancı, bazen de İngiliz mühendis..
"Mesleğine" Amerika'da başladı; "Abdurrahman Çelebi ülkesi" dediği Türkiye'de devam etti..
Asıl adı, Güney Zobu'ydu..
Kendine iş mekanı olarak üç büyük oteli seçiyordu.. Park, Divan ve Hilton.
Otel lobilerinde gözüne kestirdiği ve "bavul dolusu dövizi" devretmeye çalışan bir karaborsacı, Raki'nin ağına düşüyor ve "az sonra" getirmeye söz verdiği "bir bavul dolusu Türk parası"nı getir(e)meden sırra kadem basıyordu.. Defalarca polise de düşüyordu ama her defasında "müşteki" ortaya çık(a)madığı için serbest kalıyordu..
Tam 27 yıl sürdü bu devir devran!
80'li yılların başında ekonomideki liberalizasyon Raki'nin ekmeğine kan doğradı.
Artık döviz ticareti "out" olmuştu..
O da mesleğini "su"dan çıkarmaya başladı..
Bir su istasyonu işletmeye başladı..
Ve "yemin ettim ki bir daha dönemem" dedi. Ama adı Dolandırıcılar Kralı'na çıkmıştı bir kez.
Belgeseli bile yapıldı, kimi zaman TV kameralarına demeçler verdi "memleketteki dolandırıcılar" üzerine..
Geçen hafta bir telefon sohbeti yaptığı gazeteciye söyledikleri ise bir başka alemdi.
Dert yanıyordu gazeteciye..
"Olmaz böyle şey kardeşim, bu kadarı olmaz" diyordu.
Ve devam ediyordu;.
"Çeşmeden suyu doldurup, bakkallara ucuza satıyorlar. Ekmeğimizle oynuyorlar. Halkın sağlığıyla oynuyorlar. Yetkililer de buna göz yumuyor. İstanbul'un boklu suyunu halka vicdansızca içiriyorlar. Ben kendi derdimden vazgeçtim. Lütfen birileri bu kötü gidişe son versin. Bu dolandırıcılara hadleri bildirilsin!"
Gazeteci ister istemez kahkahayı bastı. Ama...
Çok haklıydı Güney Zobu.
Memleketin her yanı "kral" ve "kraliçeler" doldurmuştu..
Raki'nin adı kalmıştı yadigar. Oturdu, Zobu'nun bu derdini dosta düşmana iletmeye karar verdi.