Bu yazıyı aslında daha önce yazacaktım.. Beşiktaş'ın bir maçına genç bir hakem verildiğinde ve Mustafa Denizli Fenerbahçe'de iki genç oynattığında medya kıyameti koparınca..
Gençlere fırsat vermezsek, onların hata yapmalarına hoşgörü ile bakmazsak, yetişmelerine nasıl fırsat veririz?..
İnsanlara hata yapma hakkı ve fırsatı vermek, eğitmenin ve gelişmenin en gerçekçi yoludur.
"Bir tecrübe, bin nasihattan evladır" sözü nasıl dilimize yerleşmiştir sanırsınız?..
İnsan deneyerek öğrenir. "Sınama ve yanılma" dan daha geçerli bir "İlerleme" metodu yoktur.
Gençlere "Yanılma" hakkını verenleri alkışlamamız gerekirken, kıyameti koparıyorsak eğer, gelişmelere karşı duran, gençlere inanmayan, geleceğe korku ile bakan dinozorlarız demektir.
Uluslararası maçlarda niye Türk hakemi yok?..
FİFA hakemlik yaşını 45'e indirdi de ondan.. 45 yaşında hakemliği biten adam, Dünya Kupasında final yönetmek istiyorsa, 25 yaşında en ciddi maçları yönetmeye başlayıp pişmeli, 35 yaşında en geç FİFA listesine girmeli ki, orada da kendini kabul ettirecek vakti kalsın..
Eğer Mustafa Denizli, eğer Fatih Terim cesaret etmeselerdi, Tugay bugün Britanya Adalarında oynuyor olur muydu?.. Emre'yi daha bu yaşta dünyanın en büyük takımları izlemeye alırlar mıydı?.
Gençlere, sevgiyle, umutla, hepsinden önemlisi saygıyla bakmak gerek..
Yanlışlarını hoşgörü ile karşılamak, delilik, çılgınlıklarını sabırla izlemek gerek.. Bunlar, onların devrimci ruhlarının gereği.. Düzendeki her şeye baş kaldırırken, dili niye ayırsınlar ki..
Zülfü dün, gençlerin dinledikleri şarkıların sözlerine takılmış.. Dillere yapışan bu sözler yüzünden türkçenin felakete gittiğini söylüyor..
Hayır hiçbir yere gitmez, merak etmeyin..
Dünyanın her ülkesinde adı üstünde Pop Müzik'te, yani popüler kültürde, dil üzerine oyunlar, argo kullanımı, çeşitli feryadların kelime yerine kullanılması vardır, ama sonunda o dile birşey olmaz..
Gençler, yaşları gereği, dil dahil herşeye bulaşacak, karşı çıkacak, alaya alacak, canlarının istediği gibi kullanacaklardır. Biz büyükler anlayış göstermek zorundayız..
Her türlü kitabın yasaklanmasına ve toplanmasına karşı çıkan Zülfü "Seni tek geçerim bu alemde" şarkısı yüzünden, tüm gençliği neredeyse mahkum etme çelişkisine düşüyor..
Kitaplar dursun, ama gençleri yakabiliriz.. Tabii abartıyorum bilerek, ama sonu bu..
Dünya edebiyatında da, bizde de, anlam uğruna, sanat uğruna, üslup uğruna, kafiye, ölçü uğruna, kelimeler bozulmuş, değişik kullanılmışlardır. Bu o dili yozlaştırmaz.. "Mest oldum" ile kafiye olsun diye, "Jest oldum" demenin de, bir şarkı sözü olmaktan öte gitmeyeceği gibi..
40 yıldır bu popüler kültürün içindeyim, ne laflar geldi, ne laflar gitti, ama türkçe yerli yerinde..
Bir de tersi var.. Bizim babalarımız ve dedelerimiz, dilin en güzel ve en anlamlı kullanıldığı şarkılar içinde yetiştiler.. Alaturkadaki söz, anlam ve ifade zenginliğine, dünyanın pek az şarkısında rastlanır.
Peki benim türkçem, babamdan daha mı geride şimdi?..
Türkiye'nin de, gençlerin de geleceğinden bu kadar umutsuz olmaya hakkımız yok.. Hele bu umutsuzluğu kitlelere yayıp, toplumsal bir kötümserliği kaşımaya hiç mi hiç yok, Sevgili Zülfü..
"Seni tek geçerim" şarkıları söyleyen gençlerin "Seni" de nasıl tek geçtiklerini, bütün şarkılarını ezbere bilen onbinlerce kişilik korolorla gerçekleştirdiğin Hipodrom konserleri kanıtlamadı mı?..
Rudyard Kipling
DYÇ değil, KYÇ!..
Başlıktaki şifreyi çözmek için uğraşmayın.. M. Ali Kışlalı'nın Güney Doğuyu anlatmak için yazdığı kitabın adıydı.. Düşük Yoğunluklu Çatışma'nın kısaltılmışı.. Terörist çetelere karşı yasal güvenlik güçlerinin savaş şekli bu..
Peki KYÇ, ne oluyor o zaman?..
Kedi Yoğunluklu Çatışma!..
Siz "O da ne" diyeceksiniz, ben anlatacağım.. Siz güleceksiniz..
Aydınlık'ta okudum.
Alman Katolik Kilisesine bağlı (Almanlar protestandır. Katolikler azınlıktır.) İnsan Hakları Örgütü, "Van kedilerini kurtarma harekatı" başlatmış..
Van kedilerinin nesli mi tükeniyor?..
Örgüte göre evet..
Tüketen de, bugüne dek 200 Van Kedisini "Sistemli bir şekilde" katleden Türk Silahlı Kuvvetleri..
Neden öldürüyormuş, ordumuz kedileri..
Efendim, Vamberry adlı bir doğa bilimci 1890 yılında Van kedilerini Kürt kedileri diye yazmış da.. Türk Ordusu da Kürt Kültürünün sembolü bu kedileri yok etmeye karar vermiş de..
Gülmeyin.. Vallahi de ciddi, tallahi de.. Hatta Aydınlık bu grubun sözcüsü ile konuşma da yapmış.. Aslında bu tür çabaları kınamak yerine, alkışlamak gerek.. Konunun bazı insanlar, kurumlar ve devletler tarafından nasıl sulandırıldığını biz 40 yıl uğraşsak bu kadar etkili anlatamazdık..
Kampanya!..
Sevgili Ruhat, kötü yönetildiği için batan İstanbul Hava Yolları'nın ille de bu ülke insanlarının parası ile kurtarılmasında inatçı ve ısrarlı..
Okey.. İyi kalpli kızdır.. O zaman köşesinde bir kampanya açsın.. Ruhat ile ayni fikirde olanlar, yardım etsinler, toplanan para İstanbul Hava Yolları'na verilsin.
Benim gibi milletin parasının çarçur edilmesine karşı olanlar da kızdırılmasın..
Haa.. Bu arada..
Eğer yolcu varsa, uçak bulunur Ruhat hiç merak etme.. Yani kötü yönetilen bir şirketin batması, Türkiye'nin turizmini batırmaz.. Ama turizme harcanması gereken paralar, batık şirketleri kurtarmaya harcanırsa, bu adet haline gelirse, o zaman ne olur bilmem?..
Sorumluları bulabilmek..
"Kabahat gelin olmuş" derdi, anneannem.. "Gene de talibi çıkmamış.." Bu belirtinin günümüzdeki adı, "Sorumluluktan kaçmak" tır.. Ülkemize bir bakın.. En ender bulunan şey, "Sorumlu"dur.. O da eğer, yasal zorunluluk varsa.. Medyada olduğu gibi mesela, bir sorumlu müdür vardır, ama o da 1960 öncesi Demokrat Partisinin vahşi basın yasasından bu yana, aslında en sorumsuz, asıl yazı işleri müdürü yerine hapis yatması için seçilmiş ve sorumluluğu para için kabul etmiş bir zavallıdır, genelde..
Onun ötesinde, bu ülkede olup biten hiçbir şeyin sorumlusu bilinmez, bulunmaz, araştırılmaz ve izlenmez..
Olayların sorumlusu olmadığı zaman ortaya feci bir manzara çıkar.. Yapılan her şey yapanın yanına kar kalır..
Herkes, yapılan herşeyin, yapanın yanına kar kaldığını göre göre, umursamaz olmaya başlar.. "Bu ülkenin tek aptalı ben miyim" görüşü giderek taraftar bulur.. Gemisini yürüten kaptan olur, yürütemeyen batar..
Türkiye, sorumluların aranmadığı bir ülke..
Ölüm olaylarında bile akıllara sığmaz bir kaygısızlık ve umursamazlığımız var.. Dün yazdık.. Dünyanın hangi ülkesinde evrakı bile olmayan, ne idüğü belirsiz ve de ehliyetsiz bir adam, hem de insan taşıyan otobüse şoför diye oturtulur, 7 kişiyi öldürür, 27 kişiyi yaralar da, onu oraya oturtanların sorumluluğu olmaz?..
Devlet, yıllardır böyle bir aramanın içine düşmemiş.. Umursamıyor.. Vatandaşlar, haklarından habersizler.. Böyle durumlarda ne yapacaklarını, haklarını nasıl arayacaklarını, nasıl tazminat alacaklarını bilmiyorlar.. Daha kötüsü.. Kaderciler.. "Böyle yazılmış" deyip, defteri kapıyorlar..
Peki avukatlar?..
Bu ülkede bu kadar avukat, avukatlık şirketi var.. Bunların işe mi ihtiyacı yok, paraya mı?..
Bu 7 ölü, 27 yaralılı kaza, Amerika'da olsaydı eğer, daha o akşam, kaza kurbanları ve ailelerinin evlerinin kapısı çalınmış ve önlerine "Siz şuraya imza atın, gerisine karışmayın" diye vekaletnameler uzatılmıştı bile..
Bakın şu ilan haftalardan beri Amerika'nın en çok satan dergilerinde yayınlanıyor:
"Rezulin kullanan insanlara acele çağrı.. Rezulin kullanan pek çok şeker hastasında karaciğer sorunları başgöstermiş, sarılık işaretleri belirmiş, bazılarında, karaciğer naklini gerektirecek ağır hastalıklar ortaya çıkmıştır. Eğer siz, ya ailenizden biri rezulin kullanıyor ve karaciğerinizden şikayet ediyorsanız, hemen bizi arayın ki, bu ilacı yapan fabrika aleyhine dava açmak için bir güçbirliği oluşturalım. Yasal haklarınız zaman aşımına uğramadan bizi acele arayın.."
Amerika'da avukatlar işte böyle para kazanıyorlar..
Hukuk büroları her sabah bütün gazeteleri tarıyor ve muhtemel müvekkil arıyor.. Buldular mı, adamın ayağına gidiyorlar. Davayı açıyor ve kazanıyorlar..
Meselenin topluma yansıması ise harika..
Sorumlular mutlak bulunup, yaptıklarının bedelini ödedikleri için, Amerika'da insanlar ve kurumlar, başka insanlara karşı çok, ama çok dikkatli oluyorlar.
Şimdi böylesine "Av" arayan "Canavar" avukatların ülkesinde hangi firma çalışanlarının canını rastgele bir taşeron firmaya emanet edip, "Bana ne" diyebilir.. Hangi taşeron, servis otobüsüne evrakları bile olmayan bir adamı oturtmaya cesaret edebilir?.. Böyle birşeyi aklına getirebilir?.. Böyle bir ülkede insanlar veya kurumlar 7 kişinin ölümü ve 27 kişinin yaralanmasına sebeb olduktan sonra "Benim suçum yok" diye kenara çekilebilirler mi?.
Yargıçlar, savcılar değil, Türkiye'de sadece işini bilen avukatlar olsa, bu ülke çok başka olurdu!..