Burgaz Adası'nda Kalpazankaya'nın üstündeki set set yükselen ağaçlıklı bahçe lokantasında akşam saatleri...
Sait Faik, artık kendi heykeliyle bütünleşmiş öyle oturuyor bahçede; Dünya'ya karşı da ilgisiz, hayata karşı da...
Güneş, bilinmez bir alemin kıpkırmızı, yusyuvarlak, ateşten dev bir penceresi gibi Marmara'nın ufkunda; kendine özgü gizemli düşlerin yumuşak kızıllığını yansıtıyor sulara... Ahmet Haşim'in dizelerini de okşarcasına...
Eğilmiş Arz'a kanar muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller;
Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisan-ı hafidir (gizli bir dildir) ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki, akşam olmakta...
Burgaz'da bir İstanbul grubu... Neden aklıma Ahmet Haşim'den, Yahya Kemal'den, Cahit Sıtkı'dan, Edip Ayel'den şiir fısıltıları geliyor ki?
Daha önceki yıllarda da, gönül yelkenlerim dolduğunda, şiirler okuduğum olmuştur bu masalarda herhalde...
Ama bu kez sanki öyle değil gibi... Neden ki?..
Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç...
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç...
Lise yıllarında cumartesi akşamları, ailem İstanbul'da olmadığı için; eve çıkacağıma, gece yatısı okuluna dönerdim ben yine...
Taksim'de bir apartmanın ikinci katındaki, perdeleri çekilmemiş bir pencereden; ayaklı bir abajurla, evde dolaşan genç bir kadın silueti görünürdü.
Pek imrenirdim o siluete ve o ayaklı abajura...
Vaktiyle hiç aklıma gelmemişti ama, yaşadığım evlerden pek çoğunda, ayaklı bir de abajur oldu galiba.
Lise yılları... Edebiyat hocalarının hepsi de ünlüydü; İsmail Habip, Ercüment Ekrem, Esat Mahmut... İçim giderdi onlar gibi bir yazı adamı olmak için...
Ankara egemenlerinin övgüsünü yapmadığında, yazı adamlarının neler çektiğini bilmediğim yıllardı...
Kıpkırmızı, koskocaman, yusyuvarlak güneş; kendisine çıplak gözle de bakılmasına izin veren bir kibarlıkta, Marmara ufkunda batıyordu..
Edip Ayel'in unutulmuş bir dizesi de bir Mevlevi dervişi gibi dönüp duruyordu belleğimin içinde... Neden ki?.
Bir gün gömecekler beni şehrin varoşunda
Boş geçti ömür kaç günümüz kaldı ki şunda..
Bu güzel canım eylül akşamında, eski İstanbul ozanlarının hüznü, neden beni de kendi sıtması içine almaya başladı ki?..
Acaba yine Türkiye'nin yuttur kaydır demagojileriyle, 20. Yüzyıl'ı da büyük bir fiyaskoyla ıskalamış olmasına mı uzatsak bizim mahut kancayı?
Yuttur kaydır demagojileri ve kuşaktan kuşağa bulaşan kalıtımsal bir hapazlamacılık..
Benim kuşağımdan bu tür konuları kurcalamaya kalkan sanat ve yazı adamları, nasıl da, ah nasıl da kahredildi?
Koskocaman güneşin sadece yarısı kaldı ufukta... Heykeliyle bütünleşmiş öyle oturup duran Sait Faik'le; Cahit Sıtkı'nın bir kıtasını paylaşmak geldi içimden:
Öldük ölümden
bir şeyler umarak,
Bir büyük boşlukta
bozuldu büyü.
Gök mavisi,
dal yeşili, kuş tüyü...
Alıştığımız bir şeydi
yaşamak...
Güneş battıktan sonra ayrıldık Burgaz'dan ve arkalarda bıraktık Kalpazankaya'yı...