


Tatara titiri...
Geçen hafta göçmen kuşların tertemiz, mavi bir gökyüzünde helezonlar çizerek yola koyulduklarını gördüm.
Kendileriyle birlikte bir yaz mevsimini daha alıp götürüyorlardı hayatımızdan.
Onların ardından Sonbahar gelecek, akşam serinlikleri hissedilecek, okullar açılacak, palamut akınları başlayacak, bizim sıska sardunyalar açtıkları tek tük kırmızı çiçeği de dökecekti.
Alıştığımız, asude bir Eylül hüznünü karşılamaya hazırlanacak, akşam sohbetlerine "bu yaz da geçti" diye başlayan cümlelerle alaycı bir keder ekleyecektik.
Ama her zaman olduğu gibi bize bu sıradan hüznü bile gene çok gördüler.
Türkiye'nin bir türlü değişmeyen gerçekleri, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanabilen sakin sıradanlıkların huzurunu yaşamamıza bile izin vermiyor.
Tuhaf konuşmalar
Her 30 Ağustos'ta askeri yetkililerin, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde rastlanmayacak türden konuşmalarını dinledikçe insan sonbaharı falan unutup niye bu kısır döngüden kurtulamıyoruz diye soruyor kendine.
Bundan 250 yıl önce "kuvvetler ayrılığı" prensibini sistemleştiren Montesquieu de olup biteni izlese, sanırım o da buraların adam olamayacağını düşünürdü. Mevsimler geçiyor ama Ankara olduğu yerde sayıyor.
Genelkurmay Başkanı'nın yasamaya, yürütmeye ve yargıya "haddini bildirmesi", memuru olduğu hükümeti "samimiyet testine" aldıklarını söylemesi, "ister inan, ister inanma" kategorisinden bir gariplik.
Bu sonbahar biz gene "hukukun ve demokrasinin" Ankara'da lime lime edildiğine dair şikayet dilekçeleri yazmaktayız. Sürekli ırzına geçilen hukuk...Yasama, yürütme ve yargının yerine konan askeri güç.
Kuvvetler ayrılığının sadece "otoriter ya da totaliter" rejimlerde bulunmadığını yazar kitaplar. Çünkü oralarda "güçler dengesi" yerine "ordu, devlet bürokrasisi" gibi "fiili güçler" vardır.
En keskin muhalif
Sanal irtica postundan kendilerine haşmetli bir kürk çıkarmak isteyenler vaktiyle de "komünizm tehlikesini" kullanıyorlardı bunun için. Bölücülük de repertuarın başka bir parçasıydı.
Ne var ki, halkın gündemi çok daha başka. Onu işsizlik ve pahalılık ilgilendiriyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki irtica halk yığınlarının gündeminde yok.
Ankaradakiler kendilerini yasama, yürütme ya da yargı yerine koyarak "anayasal suçlar" işlemek yerine, Türkiye'nin sefaletini gösteren 8. Beş Yıllık Plan'ın rakamlarına baksalar çok daha hayırlı bir iş yapmış olurlar.
Türkiye'nin en ciddi sorunu irtica filan değil, son beş yıllık plandaki Türkiye rakamlarıdır. O rakamlar en sert ve radikal bir muhalifin işaret ettiğinden bile daha keskin bir başarısızlığın altını çiziyor. Büyüyen tehlikenin kampanalarını çalıyor.
Halkın dörtte biri yoksul
8. Beş Yıllık Plan rakamlarına göre Türkiye'nin "minimum gıda harcama düzeyine" sahip olmayan nüfusun oranı yüzde sekiz. Türkçesi beş milyonluk bir kitle düpedüz aç.
Gıda ve diğer tüketim ihtiyaçlarını bir bütün olarak ele alırsak, nüfusun dörtte biri yoksul.
En zengin, Milli Gelirin yüzde 55'ini alırken, en yoksul, yüzde 5'ini bile alamıyor. Adaletsizlik had safhada.
Bunlar Ankara'da egemenlik savaşı verenler için "tehlike" sayılmıyor. Çalışan nüfusun yüzde 80'inin ilkokul ve aşağı düzeyde eğitim görmüş olması da...
Tarımın nüfus içindeki payının yarı yarıya yakın bulunması da....
1995 yılında Birleşmiş Milletler'in üç yüz kriter uygulayarak oluşturduğu İnsani Gelişmişlik Endeksi'ne göre Türkiye 69'uncu iken, 1999 yılında 86'ncılığa, 2000 yılında ise daha da aşağılara yuvarlandı.
Demokrasinin kuralları pazu kuvveti ile çiğnendikçe, hukuk bir kenara atıldıkça, devletçi ekonomi soygun ürettikçe daha da beter olacak durum.
Yasama, yürütme, yargı nerede?
Bir askeri yetkilinin, kendi uzmanlık alanının çok dışında, tamamen siyasi konular ile ilgili demeçler vermesi, kendi gibi düşünmeyen mahkemeleri bile "irtica tarafından ele geçirilmiş" addetmesi, siyasi partilerin "grup kararı" alıp almamalarını, Meclis'in nasıl hareket edeceği konularını talimat vererek düzenlemeye kalkması eğer hükümet, Meclis ve siyasi partiler tarafından sessiz geçiştirilirse, Türkiye hukuktan ve demokrasiden biraz daha uzaklaşmış olacak. Bunu kabul edilemez bulan Adalet Bakanı numune olarak yalnızlaşacak.
Montesquieu Prensiplerini 250 yıl sonra hala hatırlatmak ve o prensiplerin futursuzca çiğnendiğini görmek ne acı.
Ömrü böylesine ucuzuna heba etmenin acısı insanın içine çöküyor.
Bir sonbaharın tadını çıkarmayı bile bize çok görüyorlar.
İskeleti çarpık bir rejimin kurbanı olan onca kuşak yetmedi mi?
Daha kaç kuşağı, kaç ömrü feda edeceğiz?