Fethullah Gülen'in; siyasal partileri, bürokrasisi, eğitimi, polisi, finans odaklarıyla; Türkiye'nin tüm kurumlarına iyice sızdığını ve orduyu da ele geçirmek için davrandığını öğrenirsiniz de, ödünüz kopmaz mı?
Orduyu dışardan veya içerden, birilerinin ele geçirmesi, yazı-çizi adamlarına hiç uğur getirmez..
Soğuk Savaş yıllarında ABD'nin Türkiye'de 60'ı aşkın üssü vardı. Bunların NATO üssü olduğu söylenirdi içerde... Ve bunlardan bazılarına bizim Bakanlar bile giremezdi.
Menderes döneminde, NATO'nun davetlisi olarak Paris'e gittiğimde, NATO'nun Avrupa Başkomutanı olan Org. Norstad'a 2 soru sormuştum:
1- Türkiye'deki NATO üslerinden bazılarına neden bizim Bakanlar bile giremiyor?
2- Kore'deki 4500 kişilik birliğimize yeni takviyeler de istenecek mi?
Org. Norstad şu yanıtları vermişti:
1- Türkiye'deki üslerin hepsi NATO üssü değildir; bazıları Pentagon'la yapılmış ikili anlaşmalar sonucu kurulmuş olan Amerikan üsleridir. Oralarda alınmış olan önlemler, benim sorumluluğumun dışındadır.
2- Kore'deki birliğiniz standarttır. Eksildikçe tamamlanacaktır...
Ben Türkiye'ye dönünce NATO Başkomutanı Org. Norstad'ın yaptığı açıklamaları yazdım... Ve o gece Türk Askeri Ceza Yasası'nın 171. Maddesi'ne aykırı davrandığım, yani "Milli menfaatlere aykırı" hareket ettiğim iddiasıyla, gözaltına alındım ve ilk kez kelepçe vuruldu bileklerime..
DP milletvekili rahmetli Sıtkı Yırcalı -ki bizim gizli servislerde kendisinin, Fransız Komünist Partisi'nin eski bir üyesi olduğu kaydı vardı ve bu kaydı da bize o zamanki Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu göstermişti- Meclis kürsüsünden Kore'deki birliğin standart olduğunu açıkladı da öyle aklandım askeri mahkemede..
Cevdet Sunay Paşa'nın kendini Cumhurbaşkanı yaptığı sıralarda, bizim ordunun Pentagon'a aşırı bağlı olduğunu eleştirdiğimiz için; Cevdet Paşa, "Donumuza kadar her şeyimizi Amerika veriyor, nesini eleştiriyorsunuz" diye öfkeleniyordu.
İlhan Selçuk'la birlikte kendimizi bir anda Selimiye'de bulduk. Gözaltına alınmıştık. Benim gözaltı -1962 Anayasası'na rağmen- biraz uzunca sürdü ve çok tatsız şeyler yaşadım. Sonra Kartal Cezaevi'ne gönderildim. İlhan'la buluşmamızı kutladık. Arkasından Aziz Nesin'i de getirdiler. 3 ay sonra oradan kurtulunca; bu sefer de, Cumhurbaşkanı'na hakaret iddiasıyla gıyabımda yürütülmüş bir dava mahkumiyetinden, Sağmalcılar'a tıktılar... Ceza biterken, ikinci bir mahkumiyeti ekliyorlardı peşine...
Ben bunları, bizim ordunun Pentagon'un eline geçmesine bağlıyordum hep...
Neyse ki, çağdaş bir militer ve üst düzey bir insan olan Oramiral Korutürk, Cumhurbaşkanı olunca, ikinci cezanın da bitmesine 4 gün kala çıkardı beni Sağmalcılar'dan...
Adımın yerli basında pek görünmediği yıllardı. "Bir Avuç Gökyüzü" yeni yayınlanmıştı. Bülent Ecevit, Milli Selamet Partisi'yle kurduğu koalisyonda yine Başbakandı. Bu kez de Adalet Bakanı Şevket Kazan, "Bir Avuç Gökyüzü"nü toplattı ve beni yine mahkemeye verdi. Yazıdan başka geçim kaynağım da yoktu.
Soğuk Savaş yıllarında Kışla ile Cami'nin "Allahsız Komünizme karşı" ittifak yapmış olduğunu bildiğim için:
- Ulan galiba şimdi de Şeriatçı'lar geçirdi orduyu ele, diye düşünmüştüm..
Çünkü, iyi veya kötü, başıma gelenlerden hepsinin; orduyu kim ele geçirdiyse, ondan kaynaklandığına inanıyordum. Ona koşullanmıştım.
30 Ağustos törenleri sırasında Fethullah Bey'in de orduyu ele geçirmeye kalktığını öğrenince, ödüm koptu yine. Çünkü Şevket Kazan, 3 yıl önce de Adalet Bakanı olunca, hemen beni Ağır Ceza'ya vermişti. Üstelik "Hukuk'un evrensel ilkeleri"nden de hiç mi hiç anlamıyordu.
Hoş, Cumhurbaşkanı Sezer'den başka Hukuk'tan kim anlıyordu ki?
Hukuksuz bir ülkede, yazı adamı olmak... Kışla'cı siyasetçilerden kork; Cami'ci siyasetçilerden kork... O da bizim çilemiz işte...