Vatan yoksa hiçbir şey yoktur.30 Ağustos 1922'de Türkiye'nin ortaya koyduğu gerçek, işte bu gerçektir...
Ayağımızda pabuç yoktu ama olsun, vatan yoksa, pabucun da kıymeti yoktu. Önce vatan kurtuldu, sonra pabuç ve pantolon yapmaya başladık. Az zaman geçmedi aradan... Ama az yol da almadık.
30 Ağustos'tan çok sonra, üç kuruş sermaye ile kurulan İş Bankası, bugün beheri 500 milyon dolardan kıymetli üçüz kulelerde çalışıyor.
Maslak'ta kuleden geçilmiyor...
Bunların hepsi kendi gücümüzle, emeğimizle, alınterimizle yapıldı.
Daha da yapılacak...
Çünkü "temel formülü" nihayet biz de anlamış bulunuyoruz...
Japonlar'ın tarifiyle temel formül şu:
Önce Japonya, sonra şirketim, sonra ailem, sonra da ben!..
Demek ki bizim için de tartışılmaz formül belli:
Önce Türkiye, sonra şirketim, sonra ailem, sonra da ben!..
30 Ağustos demek, "Önce Türkiye" demektir. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları da, "Önce Türkiye" demektir. Sonra, "şirketim" geliyor... "Şirketim" demek, "devamlı çalışma, üretme, bir iş ve meslek sahibi olmak" demek...
Bu, birey açasından "ekonomik aile" anlamına geliyor...
Olmazsa olmaz bir aile...
Ardından sosyal aile geliyor ki, ona da "ailem" diyoruz...
"Eş ve evlatlardan kurulu" küçük aile...
Onun etrafında da, büyük aile...ana baba ve kardeşler...
Bu üç kavram doğru algılandığında ve değer sıralamasına göre titizlikte korunduğunda, geriye zaten sorunlarını halletmiş "birey" kalıyor...
Yani ben, sen, o... Biz, siz, onlar...
30 Ağustos 1922'de zaferi elde eden ve 10 gün sonra da İzmir'e giren Türk Bayrağı ve o bayrağı yere düşürmeyenler, bana işte bunları düşündürtüyor.
Büyük Gazi'ye ve onun kahraman askerlerine ve o askerlerin arkasında dipçik gibi duran Türk milletine şükranlarımı sunuyorum.
Çok işimiz kalmadı, ideal düzeye gelmemiz için... Hatta çoğu gitti azı kaldı... Kutlu olsun!..
Reha Muhtar ile İbrahim Tatlıses gereksiz yere kapıştılar.
Ben ne Reha'nın stiline, çabasına ve gayretine burun bükenlerden biriyim ne de İbo'nun müthiş yükselişini, harika yorumunu ve iş disiplinini küçümseyenlerden biriyim.
Biri tv'de, diğeri sahne dünyasında hayli "öne çıkmış" iki sima...
Böyle iki ismin, sebepli veya sebepsiz biçimde, tartışması mümkündür. Hayat bazen insanlara böyle oyunlar oynar... Tahamüllü ve çelebi olmak bu yüzden zordur zaten...
Bence, Reha Muhtar için de, İbrahim Tatlıses için de makul olan yol, sinirlerine hakim olmak ve dönüşü bulunmayan kulvarlara girmemeye özen göstermektir.
Daha önce de yazmıştım.
Mesele bir haber ve haberdeki "eksiklik" ise, İbrahim için bunu düzeltmek o kadar da zor ve imkansız değildir. Değildi de zaten...
Ama Derya hanımın "sert ve tavizsiz" tavrı İbrahim'ı çileden çıkardı. İbo, hiç konuşmadan bir süre düşünsün ve aşağıdaki soruma akılcı bir cevap versin, bana değil kendi kendine...
"Derya hanım, sırf bir televizyonun gaz vermesi yahut zemin yaratması yüzünden mi bu tavrı göstermiştir yoksa başka sebeplerle mi?"
Veya genelleyelim soruyu:
"Bir hanımefendi, kendi beyninde ve psikolojisinde geçerli nedenler yokken, medyanın dürtüklemesi yüzünden 18 yıllık kocasına rest çeker mi?"
Benim mantığıma göre çekmez...
Çekiyorsa, sebebi Reha'da değil, başka yerde aramak gerekir...