Türkiye yıllarca Avrupa Birliği'nin bir "Hıristiyan kulübü" olduğuna ve Batı'nın din nedeniyle Türkler'i dışladığına inandı.
Jacques Delors'un bu anlayışı belirten sözleri, birçok tartışmada kaynak olarak gösterildi.
Avrupa ve Amerika, Hıristiyan kimlikleri nedeniyle, Müslüman Türkiye'ye haksızlık ediyor ve düşman muamelesi yapıyordu.
Futbol maçlarındaki hakemler bile bu nedenle taraf tutmaktaydılar.
Yaygın inanç buydu.
Ama nedense son zamanlarda bu görüntü değişmeye başladı.
Türkiye'de İslam” yönetim biçimini özleyen çevrelerle Hıristiyan Batı, birbirine pek iltifat eder oldu.
Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında yeni ve tarihi bir aşk durumu denebilir buna.
Hem de interaktif bir aşk.
Bizdeki İslam” akımlar, Avrupa Birliği ve Amerika'ya bayılıyor.
Batı ise Türkiye'de en çok bu kesimlere yakınlık göstermekte.
Amerika, Fethullah Gülen Hoca'ya sığınak oluyor.
Merve Kavakçı'yı TBMM'de görmediği bir saygıyla karşılıyor.
Avrupa Birliği temsilcileri ve İngiliz Lordları Necmettin Erbakan'ın haklarını savunuyor.
Çok ilginç değil mi?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'de başı derde giren kişilerin umudu haline geldi.
Herkesin amacı, iç hukuk yollarını bir an önce tüketmek ve Avrupa Mahkemesi'ne başvurabilme olanağını ele geçirmek.
Ehli salip ile ehli hilal arasında tarihsel bir dostluk ve yakınlaşma doğuyor.
İki kesimi dayanışma içine sokan ise bireysel özgürlük ve demokrasi kavramları.
Yani Refah Partisi'nin, iktidarda iken yok saydığı, bir kenara ittiği temel hak ve özgürlükler.
Keşke Necmettin Erbakan, başbakanlığı sırasında patlak veren Susurluk skandalına "fasa fiso" demeseydi.
Keşke dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan "Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık" eylemi yapan milyonlarca kişiyi ve saygıdeğer Alevi kitlesini "Mum söndü oynuyorlar" cümlesiyle yaralamasaydı.
O zaman haç ve hilal yakınlaşması daha çok demokrasi bazına oturabilir ve inandırıcı olurdu.