Güney Kıbrıs Rum Devleti'nde, adam başına düşen ulusal gelir ortalaması 15 bin doları aşıyor; Yunanistan'da 12 bin doları; Avrupa Birliği üyelerinde 20 bin doları; A.B.D.'de 30 bin doları...
Türkiye'de ise 3 bin doların bile altında...
Bu neyi gösteriyor?
Türkiye'nin, onca afur tafur ve "şanlı tarih"le, hamasi nutka karşın; 20. Yüzyıl'ı da tam bir fiyasykoyla ıskaladığını...
Şimdi soru şu:
Neden Parlamento'daki partilerin sözcüleri de yaptıkları konuşmalarda; Hükümet sözcüleri de yaptıkları açıklamalarda; MGK da yayınladığı bildirilerde; siyasal miting ve resmi bayram hatipleri de çektikleri nutuklarda; bu konuya asla hiç değinmiyorlar?
Anlaşılıyor ki, ne Parlamento'da gerçek bir muhalefet var; ne de iktidar kurumlarında, eski zaman hipnozlarının üstüne çıkabilmiş bir gerçekçilik...
Buna karşılık, Ankara egemenliğinin siyasal çehresine karşı -şu veya bu şekilde- ortaya çıkan tepkiler; salt bir "asayiş sorunu"ymuş gibi alınıyor ele...
Ve bir tek çözüm öneriliyor:
- Vur odunu kafasına, yık yere...
Bu çözüm geçerli olsa, 21. Yüzyıl'ın başında Türkiye, adam başına düşen ulusal gelir açısından; ülkeler arası sıralamada 93. sıraya, yani nerdeyse Afrika ülkeleri düzeyine düşmezdi.
Türkiye, kendi içinde artık iyice tümörleşmiş olan bu çarpıklığı; kendi iç dinamikleriyle çözümleyemiyor. Çözümleyebilse şimdiye dek çözümlerdi.
Öyleyse bu çarpıklık nasıl çözümlenecek?
Besbelli ki dış dinamiklerin, en başta da A.B.D.'den esen rüzgarların etkisiyle...
O zaman A.B.D.'nin, Türkiye'ye karşı uygulamaya başladığı yeni stratejileri anlamakda yarar var..
Şimdi Washington gözlüğüyle bakalım Dünya'ya ve Türkiye'ye...
21. Yüzyıl'da "çağdaşlık düzeyi"ni paylaşan ülkelerin, "İnanç tablosunda" A.B.D. gibi Protestan, Katolik, Anglikan olanlar var; Yunanistan, hatta Rusya gibi, Ortodoks olanlar var; İsrail gibi Yahudi olanlar var; Japonya gibi Budist olanlar var...
Sadece hangi inanç yok bu tabloda; "İslam"...
Oysa 1 milyarı aşkın, yoksul bir İslam hinterlandı mevcut Dünya'da...
Bunun 200 milyonu Akdeniz bölgesinde..
Değişen enerji kaynakları ve üretim teknolojileri sayesinde; hızla artan üretimleri, daha yaygın bir biçimde pazarlayabilmek için; 1 milyarı aşkın İslam hinterlandının da, yoksulluğu aşması ve zenginleşmesi gerekiyor..
Bunun için en iyi model de; ılıman bir İslam kimliğiyle, -hem İsrail, hem Yunanistan'la federatif bir bütünleşme içine geçmiş- Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye olabilir.
Eğer bizim bu konuda, ileriye dönük öngörülerimiz çok yanlış değilse; Türkiye önündeki 20-30 yıl boyunca, böyle bir kompozisyona doğru itilecektir. Ve ılıman çehreli Cami'ci bir siyaset, her zaman Washington'da kendine anlayışlı bir liman bulacaktır. Tıpkı Soğuk Savaş döneminde Kışla'cı siyaset, nasıl aşırı bir destek bulmuşsa..
Ankara, böyle bir stratejiye karşı çıkmak için; eski alışkanlıklar uzantasında, Rusya ile Çin'e doğru dümen kırmaya çalışsa da; 20-30 yıl içinde globalleşme hızı, beklenmedik bir saydamlıkla sarmalayacaktır Türkiye'yi de... Böyle bir saydamlık önünde Ankara, A.B.D. ve Avrupa Birliği stratejilerini rafa kaldırıp, kendi bildiğini okuyamaz gibi gelir bize..
Gün bu gün, saat bu saat mi, diyorsunuz?
Deyin...
Bizim ömrümüzün dışındaki bir gelecek bile; bizim beyinsel bir oyuncağımızdır; kusurumuza bakmayın..