O Köprü var ya o Köprü, hani eski çatanaların bacasını devirip altından şıp diye geçtiği Köprü; bir İstanbullu için o Köprü bir ömür albümüdür.
1932'lerde rengini hatırlar mısınız Köprü'nün? Ben hatırlarım, kırmızıydı. O zamanlar Fakaçelli diye bir çocuk doktoru vardı. Çocukları anadan doğma çırılçıplak soyar bir masanın üstüne çıkartır, öyle bakardı. Fakaçelli'ye gitmek için evden çıktın da, minicik elin babanın avucu içinde, Kadıköy iskelensinden vapura bindin mi; tatsız bir ürkeklik kaplardı benliğini. Çünkü Fakaçelli kilodunu da çıkartırdı çocukların ve henüz sünnetli olmadığın için aklına olmadık sürprizlerle karşılaşmanın kuşkusu düşerdi:
- Acaba bir oyun ederler de kesiverirler mi bir tarafını, diye bir ürkekliğin kabusuna bürünürdün.
Derken Köprü'ye gelinirdi. İnsanlar cıvıl cıvıl kaynaşarak akıp giderdi Köprü'nün üzerinden. Günlerden, haftalardan habersiz, hayatını bahçede tek başına oynayarak geçiren ev çocukları, kırk yılda bir babalarının ellerinden tutup evden dışarı çıktılar mı; şaşa şaşa bakarlardı otobüslere, tramvaylara, vapurlara ve kırmızı renkli cıvıl cıvıl Köprü'ye. Buna gezmek denirdi. Ve gezmek paha biçilmez bir büyük usluluk ödülüydü.
- Uslu oturursan baban seni gezmeye götürecek, vaadi; ilk gençlik randevusunda, ertesi gün yine buluşmak vaadi kadar doyulmaz bir heyacanla sarardı insanının yüreğini.
Gezmeye gitmek, evden dışarı çıkmak, değişik şeyler görmek... Bir beş yaş çocuğu için dünyaya karşı uyanan merakın henüz şekillenmemiş bilinçsiz garip büyüsünü düşünebiliyor musunuz?
Ne çare ki, gezmek zevki Fakaçelli'ye gitmek korkusuyla üst üste düşerdi. Ve Fakaçelli erkek çocuklarını anadan doğma soyardı. Ya çaktırmadan bir de sünnet işi çıkartırlarsaydı. Sünnetin ne olduğunu gülerek dede anlatmıştı. Keseceklerdi.
1932 yılındaki kırmızı renkli Köprü'de bunlar vardı. Sonra yeşile boyadılar Köprü'yü. Soğuk kış günlerinin Pazar akşamlarında başçıvan İbrahim Ağa ile Kadıköy vapurundan Köprü'ye çıkmak...
Köprü yine cıvıl cıvıldı. Dokuz yaşında gece yatısı okuluna gitmenin acısı bitmez bir gurbet acısı gibi yumruklaşırdı çocuğun boğazında. Ayakları hep geri geri giderdi.
Sonra Köprü'yü kül rengine boyadılar. Bir İstanbullu için Köprü bir ömür albümüdür. Bir kızla Ada vapuru iskelesinde buluşulan Köprü... Bir polisle tutuklu olarak geçilen Köprü... Beş yaşındaki oğlunu, senin de elinden tutarak; tıpkı baban gibi şefkatli, ama baba olmanın tepeden sesiyle, bir şeyler anlatarak çıktığın Köprü.
Dün akşam Köprü'nün Karaköy yönünde sandal içinde balık pişirip satıyorlardı. Mis gibi kokuyordu tavada cızırdıyan tekerlek tekerlek kesilip unlanmış balık dilimleri. Rıhtımın parmaklığına dayanmış, kravatsız berduş dostlar, sandaldaki balıkçının tavadan çıkartarak çeyrek ekmek arasına koyduğu sıcacık balık dilimlerini ellerini uzatıp alıyor ve hemen ağızlarına götürüyorlardı. Biraz ötede manavlar pırıl pırıldı. Rutubetli yosunlu Köprü altı kokusuna muz ve elma karışımı bir meyve kokusu karışıyordu.
İstanbul...
Köprü...
Bir türlü dilediğim gibi yaşayamadığım bir avareliğin özlemi kabardı gönlümde. Kadıköy vapurları artık daha ötedeki bir iskeleye yanaşıyorlardı. Orhan Veli, Sait Faik çoktan ölmüşlerdi. Haldun Taner'i çekti canım. O anlardı bu duygulardan. On yıl önce Brüksel'de geçirdiğimiz geceler geldi aklıma. Sonra bir kıvılcım düştü beynime, susayıp susayıp da bir bardak şıkır şıkır buzlu su arar gibi birden Orhan Kemal'i aradım. Siz Orhan Kemal'in sadece adını tanırsınız. Kendisini de tanısaydınız, tanıdığınız birçok başka yazardan nefret ederdiniz. Daha bir akşam önce beraberdik Orhan Kemal'le. Türkiye, Başbakanı Süleyman Demirel olsa da; Orhan Kemal diye bir yazarı da olan ülkeydi...
Köprü'den insanlar geçiyordu. Benim aklımdan Orhan Kemal geçiyordu. Bizans'da eli sıkılabilecek kaç adam gösterebilirsin, diye sorsalar; önce Orhan'ı gösterirdim.
Kitapçıların ve tiyatro bezirganlarının hortumları sımsıkı yapışmıştı sırtına. Ve o sırttan yüz binler kazananlar, vaat ettikleri küçücük paraları bile ödemezlerdi ona. Ve o gururunun tahtında bunu kimseye söylemezdi bile. Esnaflaşmaktan iğrendiği için, hiçbir yazısını parayla değiştiremedi ve onu hep soydular Türkiye'de.
İnsanlar Kadıköy vapurlarının yanaştığı iskeleye akıyorlardı. Atilla Tokatlı ile yürüyorduk.
- Atilla gel girelim şu Köprü altı lokantalarından birine, desem...
Desem mi, demesem mi?..
Bir desem. Bir avarelik gecesi başlasa...
İçimdeki Ben'i gönderiverdim Köprü altındaki lokantaya. Bir yanına Orhan Veli'yi oturttum, bir yanına Cahid'i ve Haldun'u Brüksel'de bıraktım.
Ve sonra sorumlu, ciddi, memleket meselelerine vakıf, hödüklüğü enayiliğinde büyüyen bir milletvekili gibi, geçtim Köprü altından. Ben ki gerçekten yazar olmayı ne kadar isterdim. Onu da olamadan Köprü bitti gibi geldi bana...
Not: 35 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kopuk Kopuk"tan...